EROS
EROS
Birini sevmiştim
Yakınlaşınca itiraf etti
Sevgilisiymiş bir başkasının
O bir başkası da başka birisiyle evli
Evli ve iki çocuklu bir adam
Karışık işler bunlar
Ötesi dedikoduya girer, günahını alamam
Peçe giymiş sevdalar
Utanır ayıbından
Geceler büyürken gündüzlerde
Konuştum hep gölgemle
Aşk dedim, bazen mutsuzluğa da değer
Ölüm döşeğinde bile, kalan bir nefeslik yaşama tutkun
Sarılırsın sende umarsız, bir bakışa, bir gülüşe, bir düşe
Sararıp solsanda kestane yaprakları gibi
Düşemezsin de bir türlü kendiliğinden
Çekip gitmeler ne kadar zormuş meğer
Onuru korumak gitgide zorlaşıyorken
Benimkisi de işte böyle bir şey
Bile bile lades
Yaprakların ecelidir, bir sonbahar ya da bir kış
Apansız patlayan bir lodos
Aynen böyle dedim ve avundum
Kesmedi, bir de sunturlusundan küfür savurdum
Davul bile çalarken dengi dengine
Sakarlığından olmuşuz deli divane
Aşk dediğin Yediverenler gibi olmalı be hey!
Sere serpe serilmeli bahçenin orta yerine
Öyle zamanlı zamansız çalma kapıyı, davet mi ettik
Haberli gel
A benim canım, şaşkalozum Eros!
Tuncay Temiz
11 Mayıs 2008
Yorum (yok) Yorum yaz!
KIR SENFONİSİ
KIR SENFONİSİ
Geçip giderken yanlarından
Karşılayıcı kuşlar seslenecek sana
Hayalet yel, kösnülü kokular
Ürperen yaprakların altında
Çiçeklerin yan gelip yayıldığı çimenlik
Hele muzip dere
Allahsız kurbağalar yaygarayla çiftleşmekte
Karşılayacaklar seni hep bir ağızdan
Şaşıracaksın
Nasıl olup ta, bir kelime bile etmeden konuşabildiklerine;
Ne, ne olduğun, ne de ne olacağındır aslolan
Öleceksin…
Hele önce biraz soluklan
12 Mayıs 2008
Yorum (yok) Yorum yaz!
BOK BÖCEĞİ
BOK BÖCEĞİ*
Topakladın da boyundan büyük tezeği
Bir tümseği hesap edemedin
Koptu gidiyor işte yokuş aşağı kışlık nevale
Hadi topukla hemen peşinden
Mübarek hayvan!
Tuncay Temiz
13 Mayıs 2008
* Eski Mısırlılarda Bok Böceği kutsal hayvan olarak kabul edilir.
Yorum (yok) Yorum yaz!
BİLGİNİN ENTROPİSİ
Tersinemez düzensizlik artışı da diyebileceğimiz entropiyi aynı zamanda bilgi arenasında da görüyoruz. Çeşitli alanlarda logaritmik olarak artmaya başlayan bilgi miktarı hem mantıksal olarak hem de bilgibilimsel (epistemolojik) olarak kendi merkezkaç kuvvetlerini oluşturmakta. İşte bu aşamada bilginin miktarından çok bilginin metodolojisinin önem kazanması gerektiği bir çağa giriyoruz.
Kontrolsüz güç, güç değildir…
Bilgi metodolojisinin oluşturulma zorunluluğu yüzeysel bir bakışla bazı bilgi türlerine sansür uygulanması gerektiği çağrışımlarını yapabilir. Amacım bu değil, burada bilgi anarşisinin sistematik bilgiyi yok etmesi yüzünden alınabilecek önlemleri tartışmaya açmak istiyorum.
Evet, bilgiyi somut biçimde tanımlayabilmek neredeyse olanaksız gibi duruyor. Yani “bilginin bilgisi” üzerine konuşmak “bilinmeyen” üzerine konuşabilmekten bile daha zor. İlk kez Hegel Bilginin Bilgisini sonsuz bir döngü olarak tanımlıyor.
Şimdi Bilgi Kirliliğinin değişik boyutlarına bakalım. Elbette Bilgi Kirliliği de bilgi entropisinin bir türüdür. Ancak bu Bilgi Kirliliği tersinemez düzensizlik artışı dediğimiz entropinin bilgi bağlamında olumsuz bir boyutudur.
Önce biraz Manzarayı Umumiye…
Kaynaklarından koparılmış bilgi miktarının toplumsal yaşamda hakim olmaya başlamasıyla birlikte, belli bir bilgi birikimine ulaşmış kişilerde komplo teorilerine inanma eğilimi artarken daha cahil olanlar ise cinlerden, falcılara büyücülere değin inanıp yaşamları üzerinde özdenetimlerini terk ederler. Hocaların, falcıların, astrologların, yaygara kültürünün, yoz şarkıcıların, ar damarı çatlamışların, ağaların, töresi batasıcaların, şıhların, futbol ve televole uyuşturucularının,.. İnanç ve metafizik tacirlerinin, bilim ve akıl dışılığın, evrenselliğin yerine yerelliğin, çağdaş evrensel ulusçuluk yerine mikro ümmetçi milliyetçiliğin, hemşericiliğin, ondan bin beteri tarikatçılığın, gelir dağılımı adaleti yerine vahşi kapitalizmin, ilericilik yerine lümpenlik ve fırsatçılığın yükseldiği bir toplum var karşımızda.
Üniversite mezunlarının bu boyutta işsiz olduğu başka bir toplum var mıdır bilemiyorum ancak yetişmiş insanların onca açığa rağmen var olan işsizlikleri bir yana yetişmiş insanların kendi eğitim gördükleri alanların dışında atıl kapasitede çalışmak zorunda kalmaları da bu toplumun bilgi toplumundan uzaklaşmasının en temel göstergelerinden biridir.
Kaynağı belirli-belirsiz paralarla ya da kredilerle, leasinglerle büyük paralar karşılığı alınan makineler atıl kapasite de kullanılmakta çünkü makineleri kullanabilecek nitelikte personel sıkıntısı had safhada. Bu da fire ve arıza oranlarını artırmakta ve de maliyetlerin yükselmesine neden olarak firmaların rekabet gücünü düşürmektedir. Kaynağı belirli-belirsiz kavramını özellikle kullandım çünkü bu tür makine alımı hatta fabrika alımlarının kara para aklanmasında kullanıldığını oldukça sık biçimde görmeye başladık. İşletmecilik deneyimine sahip olmayan bu insanların sermayeyi ele geçirmeleriyle birlikte yaptıkları yatırımlarda makinelerin her şeyi halledebileceğini düşünmeleri de bu yüzdendir. Çünkü sermayeleri bir bilgi toplumunun değil yağmacılığın ürünüdür. İnsana değer vermeyen bu zihniyettekiler, işletmelerinde profesyonel yetişmiş kadroları da kolay kolay barındırmamakta ya da zorunluluktan işe aldıklarını da çok düşük ücretlerle çalıştırmak istemektedirler. Elbette bu işletmelerin üretim kalitesi ve verimliliği de ona göre olmaktadır.
“Nereden Buldun Yasası” işletilse neredeyse hiç birinin ayakta duramayacağı bir sermaye sınıfı var karşımızda. Bilgi toplumunun ürünü olmayıp, vahşi kapitalizmin fırsatlarıyla palazlanmış bir sanayici sınıfı, çoğu hala aile şirketi olup kurumsallaşmayı bile becerememiş, sırtını devlet teşviklerine yaslaya gelmiş bir üretici nasıl uluslararası arenaya çıkıp rekabet edebilir ki? İhracatın içinde ithal mal miktarının yüzde 75lere ulaşması bilim ve teknoloji üreten topluma ne kadar uzak düşmekte olduğumuzun açık bir kanıtıdır. Tek bildikleri elektrik, doğalgaz ucuzlatılsın, SSK primleri ve vergi yükü azaltılsın demek. AR-GE (Araştırma Geliştirme) yatırımı olmayan, yeni ürünler geliştirmeyen bu işletmelerin her gün daha da artan rekabete dayanmaları mümkün değildir. Dünyanın bütün gelişmiş ülkelerinde sanayiciler üniversitelerle işbirliği içinde projeleri sahiplenir ve desteklerler. Burs verirler, yardım ederler hatta ortak olurlar projelere. Bizde bu oran yok denecek miktarlara doğru geri gitmektedir. Üniversiteler yetersiz finans yüzünden AR-GE projelerini deneysel aşamaya taşımakta zorlanırken bunun bedeli olarak da sanayici özgün üretim çeşitliliğine yönelememektedir. En büyük işletmelerin bile Uzakdoğu’dan ithal ettikleri malzemeleri burada montajlayarak iç ve dış pazara satmaya yönelişleri de işte bu nedenledir. Teknoloji her şeyden önce insana ve bilgiye yatırım ister, önce net biçimde bu anlaşılmalı. Örneğin, Nano teknolojiye ya da biyo-teknolojiye AR-GE yatırımı yapmış kaç işletme var acaba ülkemizde? Aslında halen yurt dışında çok önemli araştırma laboratuarlarında çalışmakta olan Türk Bilim Adamlarından ulusuna borcunu ödemek isteyenler var. Ortam sağlanırsa tüm deneyimleriyle hatta ekipleriyle birlikte gelmek istiyorlar. Artık parasal konuları aşmışlar, sadece bilim yatırımı istiyorlar. Devlet Sanayici işbirliği ile bu bilim insanları neden hala ülkemize davet edilmez? Günü kurtarmaya çalışmaktan geleceği görmeye vakit yok mu?
Örneğin hizmet içi eğitim olgusunun çok büyük işletmeler dışında işlediğini pek göremiyoruz bu da firmaların teknolojik gelişimlere uyum sağlayarak yenilenme ve onları kullanabilme yeteneklerini azaltmaktadır.
Piyasanın arz talep dengesi! tarafından rasgele diyebileceğimiz bir serbestlikte belirlendiği toplumsal yaşam düzeni berbat bir verimlilikte çalışan bir fabrikaya benzer. Lazım olacak diye alınmış ancak ürettiği ürünün modası geçince çok az kullanılmış hatta hiç kullanılamadan bir köşeye atılmış makineler gibi yetişmiş insanlardan oluşan bir insan hurdalığı var karşımızda. Sözü geçmişken birçok sektörde Avrupa’dan gelen ikinci el makinelerin hurdalığına dönüştüğümüzü de anımsatmakta yarar var. Kimi sektörlerde ihtiyacın 3-4 katı yetişmiş insan iş aramakta iken bazı sektörlerde ise personel bulmakta zorlanılmaktadır. Çünkü piyasa koşulları, insan yetiştirme düzeninden çok daha hızlı değişebilmektedir. Buna bağıl olarak da üretim alanlarında oluşan son derece hızlı çeşitlenmelere uygun istihdam gerçekleşememektedir. Bu da bilginin entropisinin değişik bir boyuta geçtiğinin bir başka göstergesidir. Bu boyut ne diyecek olursanız piyasa terminolojisi ile konuşacak olursak; artık talep arzı değil, arzın talebi yaratması boyutuna geçilmiştir. Bu ekonomik alanda geçerli olduğu kadar, ekonomik alanla son derece ilişkili bir alan olan bilgi alanı içinde geçerlidir. Bilginin entropisi ona ilk dokunan eli çoktan terk etmiş, dağdan aşağı çığ gibi büyüyerek inen koca bir kartopuna dönüşmüştür bile. Artık önünde durmak mümkün değildir. Bu sağanaktan, bu selden herhangi bir bireyin kaçabilmesi mümkün değildir. Himalayaların tepesindeki Budist Rahipler bile bu bilgi istilasından nasiplerini alırlar.
Bildiğiniz üzere, yetişmiş insanların işsizliği ya da asıl alanları dışında çalışma zorunluluğu toplumsal başarımı önemli bir biçimde etkilemektedir. Mutsuzluk dağılan ailelerden başlayarak toplumsal sarsıntılar biçimde kendini gösterir. Sistemin mutlu bireyler üretemediği apaçıktır. Bunlar hep yönetilemeyen entropinin sonuçları aslında. Yönetilmeyen bilgi entropisi toplumsal başarımı azaltır ve mutsuz ve başarısız bireylerden oluşan toplumlar üretir. Mutsuz bir bireyin ürettiği işin kalitesi ile mutlu olanın ürettiği arasında bir fark olacağı da açıktır.
Öte yandan bu mutsuz bireylerden oluşan toplumun kaosunu din ve inanç eksikliğine yormak isteyen din bezirganlarına da bir fırsat yaratılmış oluyor. Bunun en çarpıcı örneğini Başbakan verdi. Kahvehanedeki pişti masası düzeyinde bir söylemle “biz Batı’nın bilimini değil, ahlaksızlığını aldık” diyordu. Zaten hedef kitlesi en başta pişti masalarının müdavimleri. Adam, “yürüyüşüne hastayım” deyip oy atıyor, “O da Fenerli” deyip oy atıyor, cebinde çay parası bile yok belki ama ekonomi iyiye gidiyor diyor. Bu arada TİSK’in açıklamasıyla işsizlik artışında Dünya ikincisi olduğumuzu öğreniyoruz. Yetmez! Seneye altın madalya bekliyoruz. Çağdaşlaşmanın ne olduğuna bu kadar uzak düşen yöneticileriyle ve bu yöneticilerin şekillendirdiği yönetilenlerle bilgiye dayalı bir toplum modeli üretebilmenin olanaksızlığı ortadadır. Kendi bürokratının Fransa’da konser dinlerken protokol sırasında ayakkabısını çıkarıp beyaz çoraplarıyla sandalye tepesine bağdaş kurmasını da sanırım “kültür ihracı” olarak algılıyorlar. Keşke cebindeki tespihi çıkarıp tespih çekip zikir etseydi bir yandan da manzara tam olsaydı. Yabancıların manzarayı görmemek için bakışlarını nasıl kaçırdıkları geliyor gözümün önüne. “Ahlaksız olan kim acaba?” diye içimden geçiriyorum bir yandan.
“Cebinde çay parası bile yok ama ekonomi iyiye gidiyor, diyor” demiştik. Bu konu üzerinde uzun süredir düşünüyorum. Aklıma hep “öğretilmiş çaresizlik” olgusu geliyor.
Öğretilmiş Çaresizlik
“Böyle gelmiş böyle gider” ya da “sen mi değiştireceksen Dünyayı?”, “bizden adam olmaz” anlatımlarında görülebileceği gibi öğretilmiş çaresizlik toplum içinde oldukça yaygındır. Etkin değil edilgin bireyi teşvik eden bir toplum modelidir bu aynı zamanda. Adam sendecilik, bana necilik. Tatlıya tuzluya dokunmayan, orta yolcu bir insan tipolojisi. Öğretilmiş çaresizlik kısaca bu. Bunun nedenleri üzerine konu çok dağılmasın diye burada girmek istemiyorum.
Kaynaklarından koparılmış bilgi…
İnsanlık tarihinde kopma ya da sıçrama diyebileceğimiz bir dönem neredeyse hiç yoktur. Ortaya konmuş her bilginin bir geçmişi ve her tür teknolojik yükseliş ya da buluşun onu önceleyen bir birikimi vardır. Mikro Evren keşfedilemeden Nano Teknoloji gerçekleşemeyeceği gibi, hayvan ve bitkiler evcilleştirilmeden de kolay kolay yerleşik yaşam ve uygarlık da olamazdı.
Dinsel bilgilerde en yaygın biçimde görülen kaynaklarından koparılmış bilgidir. Dinler kendi kaynağını oluşturan tarihle, geleneksel ve mitolojik verilerle salt kendi tanrısallıklarını desteklemek ve aniden ortaya çıkmışlık imajı vererek bir tür ilahi mucizevilik kazandırmak amacıyla bağlarını koparmak isterler. Tarihsel ve mitolojik bilgilerden yoksun kitleler arasında da bu imaj hızla yayılır. Çağımızda kitlelerin içinde tüm bu bilgilere sahip yetkin kişilerin olması yeni kitlesel dinlerin ortaya çıkmayışının başta gelen nedenlerinden biridir. Zaten dinler tarihine dikkat edilirse dinler, toplumların en cahil, vahşi ve ilkel dönemlerinde birer tepki akımı olarak ortaya çıkmaktadırlar. Öte yandan toplumların kültür tarihlerine hakim olanlar dinsel bilgilerin kesintili biçimde yani aniden ortaya çıkmadığını ve kültürel, tarihsel özellikle de mitolojik bir devamlılık arz ettiklerini bilirler. Özellikle dinsel ritüeller tümüyle devamlılık içindedir. Secde etmek, el açıp yakarmak, kurban kesmek ve oruç tutmak gibi, tüm bu ritüellerin en ilkel animist dinlerde bile karşılıkları vardır.
Dincilerin antropoloji düşmanlığının kaynağıda budur. Çünkü dinlerin en ilkel! (Acaba hangisi İlkel? Bu konuda Medeniyetin Dişleri adlı yazıma da bakabilirsiniz.) hallerinden günümüze nasıl evrim geçirdiklerini, özellikle vahiy safsatasının iç yüzünü bilimsel biçimde anlatırlar.
Kaynağın kendisinin kaynak olarak yetersizliğine bakılmaksızın herhangi bir kaynağı, özellikle de yazılıysa kaynak olarak gösterme eğilimi yine olumsuz bir tür bilgi çoğalmasıdır. Her alıntı kaynak mıdır? Kaynak olabilmenin ölçütü nedir? Bu cevap verilmesi gereken bir konu halinde karşımızda bir metodoloji sorunu olarak karşımızda durmaktadır.
J.C. Maxwell entropi ile bilgi (information) arasında bir ilişki olduğunu gösterir. Ludwig Boltzman, Clausius’un ortaya koyduğu entropi yasasını formüle ederek Evren’in entropisinin artarak daha da kaotik hale gelmesini formüle etmiştir. Leo Szilard (1898-1964) k Boltzman sabiti olmak üzere bir birim bilgi ile entropi arasında kln2 şeklinde bir ilişki kurmuştur. Bilginin de daha da kaotik hale geleceğini öngörebiliriz.
Bilgi miktarı kadar, bilgi otoyolunun taşıma kapasitesi de önemlidir. Maalesef bilginin artış hızı ile bilgi otoyolunun taşıma sığası birbirlerine koşut biçimde artmazlar. Bilgi, çoktan bireysel, toplumsal hatta, insanlık ölçeğini aşmış, neredeyse insanlarda geçici olarak konaklamış ve artık kendini elektronik devrelere kopyalayan ve orada tekrar üreyen bir canlı türüne dönüşmüştür. DNA’nın yapısının çözümlenmesi için milyonlarca ev bilgisayarını internet üzerinde tek bir paralel süper bilgisayar biçiminde çalıştıran SETI projesi buna prototip bir örnektir. Yakın gelecekte, yapay zeka ve bulanık mantığın (fuzzy logic) geliştirilmesiyle yazılım yazabilen yazılımlar geliştirilebilecektir. İnsanlık bu çağın kapısını açmak üzeredir.
***
Camide namaz sırasında arka sırada biri düşüp devriliyor, gürültüyü duydukları halde cemaat namaza devam ediyor. Namaz bittikten sonra düşenle ilgileniyorlar. Tabii iş işten geçmiş adam çoktan kalpten gitmiş. Bu durumu salt cahillikle geçiştirebilir misiniz? Bu olayın ardında yatan ne tür bir bilgidir? Hele olaya karşı “kaderi böyleymiş, vakti saati gelmiş, Allah taksiratını affetsin” diyenleri hangi açıdan ele alacaksınız? Hatta “ne mutlu ki namaz kılarken öldü Allah’ın sevgili kuluymuş” diyenleri?
Kime, ne kadar ve hangi tür metafizik?
Bu soruyu özellikle soruyorum çünkü son dönemde içsel yolculuklara çıkıp ta geri dönemeyen içsel girdaplarında kaybolup giden nice insan görüyorum. Üstelik bunlar kültürel olarak donanımlı insanlar.
Bilimsel bilgi mutlak bir doğrusallık iddiasında değildir. Öte yanda ise İlahi Bilgi mutlak ve evrensel bir doğrusallık iddiası taşır.
Aslında “Düşünüyorum, öyleyse varım” diyen Descartes a göre “bir bilginin köklerine ya da temellerine inildiğinde her hangi bir yerde bir yanlış varsa o yanlışın üzerine inşa edilmiş tüm bilgilerde yanlıştır”. Ancak Descartes ahlak ilkelerini bu değerlendirmeden muaf tutar.
Bilim başlangıçta din ile son derece iç içeydi ve insanlar hala modern bilimden kapsamlı ve bütüncül bir Evren görüşü beklentisi içindedirler ki bu son derece de doğaldır. Ancak artan bilgi miktarının bir tümevarım karakteristiği taşımadığını tam tersine dallanma hatta dağılma karakteristikli olduğunu görmek pek de zor değildir. Metafizik ise sürekli bir tümevarım peşinde. Bu konuda öyle tutkulu ki son derece güvenilmez bilgilerle bile bir Evren Görüşü oluşturma çabasını tüm metafizikçilerde görebiliyoruz. Bu anlaşılabilir bir durumdur, çünkü öyle ya da böyle herhangi bir Evren Görüşü sunmayı becerememiş her türlü metafizik düşünüş gebelikteki düşüğe benzer. O kadar çaba, uğraş, didinme ama sonuçta yine de ölü doğum. O yüzden metafizikçiler içinde “Sakat Doğum” bile önemlidir çünkü ortaya sakat olsun olmasın yaşatılan bir tez sunulabilmiştir. Hatta öyle ki düşünsel akraba evliliklerin doğurduğu sakat çocuklar metafizik bebeklerimizin çoğunluğunu oluşturur.
Gerçeklik, Hakikat sorunsalı bağlamında Basitlik ve Farkındalık…
"Zeka basiti anlayabilmektir. Ve her şey basittir. Aydınlanma basittir. Zihni-ruhu-yasamı anlamak basittir. Buda'yı, Isa'yi, Muhammedi, Krisna'yi anlamak basittir. Enerjileri anlamak basittir. Bunun için çaba bile harcamak gerekmez. "
Deniliyor özetle. Bu sav bilgiyi yadsır. Daha çok aklı ve düşünmeyi reddeden, Kalp Gözleri, çakralar gibi kavramlara atıf yapan bir söylem. Kulağa da hoş geliyor. Oysa bu anlatılanlar ilkel bir kültür içinde herhangi bir bilgiye ihtiyaç duymadan doğayla barışık-iç içe yaşayan bir kabilenin üyeleri için geçerli olabilir ya da Tibet Rahipleri için. Ancak bilgi olmadan evrenin işleyişini anlayamazsınız. Fizik ve matematik bilmeden hem de üst düzeyde, nükleer fiziği, atom altı parçacıkları, kuantum fiziğini yani Mikro Uzayın dilini anlayamazsınız. Bu bilgilerde üst düzeye gelmeden gravitasyonu, karadeliklerin doğasını, uzay solucanlarını, Evrenin tamamını kaplayan Kara Madde denen şeye ilişkin çalışmalara katılamazsınız herhangi bir fikirde yürütemezsiniz. Anlatılanları dahi anlayamazsınız. Moleküler biyoloji ve genetik bilmeden canlılığın yapıtaşlarını, DNA'yı, evrimi ya da canlılığın dilini anlamanız mümkün değildir. Ağırlık ve kütle arasındaki temel bilgiyi bilmeden fotonu ve enerjiyi hangi bilgi düzleminde indirgeyerek “basitleştirebilirsiniz”?
Tüm bunları "basite" indirgeyip herkesin anlayabileceği bir vahyi bilgi haline getiremezsiniz. İstediği kadar zeki olsun, bir kişi kendi bilgi piramidinin bulunduğu katında olabilecek/gerçekleşebilecek nitelikte bir gerçekliğe sahiptir. Bu yüzden de tek bir gerçeklik yoktur. Yunus Emre'nin gerçekliği ile Hawkings'in gerçekliği bambaşkadır ve kıyaslanması anlamsızdır. Tıpkı Kaptan Cousteau'nun gerçekliğinin Aşık Veysel'in gerçekliği ile hiç bir ilgisi olmaması gibi. Tibet rahiplerinin arasından CERN'e katılabilecek bir insan çıkması beklentisi gibi bir şeydir bu. Hadi duanın da hakkını da yemeyelim, orada iyilik mantraları ile çalışanların ruhlarını dinginleştirebilme ihtimalini yadsımayalım. Çok bunalanlara biraz reiki, günah çıkarma, dua falan filan… Biraz “ommm”lamanın kimseye zararı yok.
Basitliğe devam edelim. Örneğin Ahmet İnam'ın "basitliği" ile Ciguli'nin "basitliği" de aynı şeyler değildir. Buradan kastettiğim basitlik elbette bayağılık değil, hakikat düzeyindeki yalın bir bilgiden söz ediyorum. Bilmeyenler için açıklayayım, Ahmet İnam değerli bir felsefe profesörü, Ciguli ise bir Balkan Çingenesi müzisyendir.
Bu durum biraz paralel evrenlere benziyor. Eşzamanlı ama bambaşka yaşamlar ve gerçeklikler...
Öte yandan anlamak çoğu zaman "telkinle kabullenme" ile karıştırılıyor. Kişi kendine sunulan bir gerçekliği ya da yanılsamayı bir biçimde içselleştirdiğinde bir de bakıyorsunuz derin ve içten bir yüzleşme sendromu yaşıyor, kendini sürekli bir telkin bombardımanına maruz bırakıyor hatta salt bu nedenle depresifleşiyor. Bunu Yeniçağ akımlarında, özellikle de kişilik geliştirme terapilerinde, kuantum zırvalıklarında (hele kuantum fiziği ile karıştırmaları yok mu kendini 5. kattan aşağı atasın gelir dinlerken), tekno-dinlerde fazlasıyla bulabilirsiniz. Binlerce yıllık tarikatların insanı "hiçleştirme" çabalarının çağdaş sürümleri çoğu. Mevcut dinlerin kapatamadığı ruhsal boşluğu bu retro-inançlarla kapatmaya çalışmak çoğu zaman dinin küflü sandıklarından çıkarıldıktan sonra çağdaş argümanlarla tefsir edilerek yeniden piyasaya sunulmasından öte gitmiyor.
Özetle bir "mutlak basit" şimdiye değin ortaya konabilmiş değildir. Ortaya konan tüm basitlikler, kendilerine bir mutlaklık payesi verilsin verilmesin tümü görecelilik çerçevelerinin içinden görebildiklerimizdir.
İnsanlık her mekan ve zamana, kişiye ya da maddeye uygulanabilen ve de 1(Bir) ya da herhangi bir mutlak değere eşitlenebilen bir yaşam, evren, sonsuzluk, öncesizlik fonksiyonunu yazabilmiş değildir. İşte bilgi denen şey bu fonksiyonun yazılımında gereklidir. Bu güne kadar belki bu fonksiyonun bazı parametrelerini ya da değişmezlerini saptayabilmiş olabiliriz ancak fonksiyonun tamamını oluşturmadan yanılıp yanılmadığımızı anlamamızda son derece zordur. Bu da bambaşka bir açmaz.
İşte başka bir anlatımla tekamül denen şey bu fonksiyonun yazılımıdır. Bundan başka her tür iddia, yani inançların tümü, kanıtsız olduğu için henüz varsayım aşamasındadır. Hipotez bile değillerdir. Çünkü içlerinde çok fazla desteksiz atış vardır. Ruhlarınızı ya da düşüncelerinizi sürekli tedirgin bir sorgulayış sürecinden kurtarabilmek için bir şeylere inanıp, bulanık mantık yoluyla ya da sezgi diyelim bir şeyleri içselleştirerek rahatlama yolunu seçmek insanca bir eylem olup psikolojik sağlığımızı savunma mekanizmalarımızdan birisidir. Başka bir deyişle inanma ihtiyacı denilen şey bir yerde budur. Çünkü ötesi zaten inanç olmayıp, bilmektir. Bilemediğimiz şeye inanırız. Yani somutlaştıramadığımıza. Öte yandan, inanç kuşkuyu doğasında bir virüs gibi taşır. O kuşku virüsü bazen canlanır, inanca hasar verir, yok edebilir de.
Aslında herkes bal gibi de ortada mutlak bir kanıtın olmadığını ve hakikat denkleminin (varsa/olmayabilir de, gerçi olmaması da denklemi sıfıra eşitler) son derece güdük bir aşamada olduğunun farkında. Ama insanca bir oyuna devam etmekte sakınca görmüyoruz, hele bu oyun binlerce kişi tarafından bir sürü psikolojisinin baskısı altında gerçekleşiyorsa. Telkinin boyutunu bir düşünün... Tribünler ve amigolar... Takımlar, taraftarlar ve dinler…
Devam edecek…
Tuncay Temiz
Yorum (1) Yorum yaz!
Aç Eşek
Aç Eşek Yellenemez.
Tuncay Temiz
Aç eşekler bırakın anırmayı, yellenmediklerinden bile kimse seslerini duymaz, öylece sessizce ölüp giderler ve uzaklardan sadece tok eşeklerin çiftleşme anırtıları duyulur... Onları böylece duyan da Eşekistanda herşey güllük gülistanlık ve de tüm eşekler bostanda semiriyorlar zanneder...
Yorum (1) Yorum yaz!
"BOZA, BOOOZA!"
Yorum (6) Yorum yaz!
PRİŞTİNA'DAN SEVGİLERLE
PRİŞTİNA'DAN SEVGİLERLE
Nemsiz bir hava, berrak bir gökyüzü, yüksek dağların arasından akan bir esinti yakıcı bir zindelik dolduruyor insanın genizlerine. Dağları kadar dik ve inatçı insanlar, çingene müzikleri yumuşatmaya çalışıyor yüzlerce yıldır yaşanan acılarla katılaşmış yürekleri.
Balkan ağıtları kadar acıyı yansıtabilen başka bir müzik türü var mıdır bilemiyorum. Hele müzikten yansıyan acıyla birlikte aynı anda müthiş bir coşku ve bir mağrurluğu derinden derine yükseltebilen bir müzik türü? Balkanların insanları da böyledir. Çağlar boyunca imparatorlukların geçiş yolu üzerinde olmalarının bedelini çok ağır ödemişlerdir. Bir Makedon olan Büyük İskender’i saymazsak kökleri Balkanlara dayanan herhangi bir büyük imparatorluk kuramadıkları için Balkanlar hep başka imparatorluklara tabi olmuşlardır. Bu da her seferinde acı, zulüm, talan ve gözyaşından başka bir şey getirmemiştir bu insanlara. Sırp, Sloven, Hırvat, Arnavut, Boşnak, Türk, Çingene, Bulgar, Pomak ve daha birçok Balkan halklarından oluşan Kosova Halkının Tito’nun önderliğindeki Yugoslavya deneyiminde yaşadıkları mutlu günler kısa sürmüştü. Güzel günlerdi diyor hatırlayanlar, öyle ki iç barışlarını sağlamış, insanlık arenasına toplumsal model ihracı yapabilecek bir konuma dahi yükselmişlerdi. İki kutuplu Nato-Varşova paktları eksenindeki Soğuk Savaş dünyasına alternatif “III. Dünya Bağlantısızlarının” Lider Ülkesi konumuna gelmişlerdi. Şimdi ne oldu da bu hale gelindi kimse hatırlamıyor, hatırlamak isteyen de yok, çünkü kimsenin bunun gerektirdiği yüzleşmeyi kaldırabilecek gücü yok. Çünkü hiç kimse masum değil, sadece çocuklar…
Güzel bir yaz günüydü. Üç gündür bu şehirdeydim ama nedense anlayamadığım bir tedirginlik vardı havada. Yirmi yaşımın toyluğundan durumu sadece sezinleyebiliyordum. Bunun bir fırtına öncesi sessizliği olduğunu yakın gelecekte bir gün fırtına koptuktan sonra anlayabilecektim. Kardeş şehir olarak davetliydik ve 3 gündür dostluk turnuvasında maçlarımızı yapıyorduk. Spor salonu-otel, otel-spor salonu arasında mekik dokuyorduk ve daha bir sokağını bile gezememiştim Priştina’nın. İşe bak! Sen başka bir ülkeye gelmişsin, üstelik turnuva dostluk turnuvası, ama sen daha sokağa bile çıkartılmamışsın. İyice hafakanlar gelmişti. Yarı final maçında antrenörle tartıştım, o sinirle de maçı verdim, maçı verince antrenöre olan sinirim hepten katlandı ve bir sinir boşalımı olmasına izin vermeden çektim dışarı gittim. Elenmiştim. Galiba biraz da rahatlamıştım. Ayağımın götürdüğü yere doğru rasgele yürümeye başladım. Dükkanlar, evler, sokaklar, insanlar… Yatışmıştım iyice ve yavaştan çevreyle ilgilenmeye başladım. Biraz Bursa’ya benziyordu, daha bir derli toplu, gösterişsiz ama eli ayağı düzgün bir kasaba büyüklüğünde bir şehirdi Priştina. En önemlisi bir yabancı gibi kokmuyordu bana, şehrin kokusu tanıdıktı, tarif edemem ama bu kokuyu eski Bursa sokaklarının bakımlı olan kısımlarında duyabilirsiniz, yıllar sonra neredeyse bu kokuya özdeş olan kokuyu Balıkesir’in Dursunbey ilçesinin sokaklarında da duyacaktım. Sonradan anımsadım, Kırcaali’de böyle kokuyordu. Doğduğum yer.
Uzaktan hayal meyal canlı bir müzik sesi duyunca ayaklarım beni sese doğru yöneltti. Geniş bir meydana geldim, meydanın açıklığına doğru hilal şeklinde dizilmiş masaların arkasına oturmuş erkekler vardı, diğer yanda ise ayakta çalgıcılar: iki davul, 2 gırnata, akordeon ve bir keman. Kemandan emin değilim, aradan 20 yıl geçmiş, sanki var gibiydi. Gırnata ile zurna arasındaki farkı da bilmem. Masaların üstünde sadece içki şişeleri ve bardaklar vardı. Meze falan bir şey olmadığı gibi, tek tük sigara paketleri dışında herhangi bir başka şey de yoktu. İçtiler oynadılar, oynadılar içtiler, akşamın alacası meydanın ortasına süzülünceye kadar. Çalgıcılar da değişe değişe nöbetleşerek çaldılar. Yorulan hafiften masaya yanaşıp hem dinleniyor hem de bardağından içkisini içiyordu. Doğrusu hiçbir düğünde bu kadar muhteşem çalanları görmemiştim, hatta gördüğüm tek Balkan Çingenesi çalgıcılar da onlar oldu. Müziğin coşturduğu duygularımdan tüylerim ürperiyordu. Saatlerin nasıl geçtiğini bile anlamadım. İyi ki elenmişim ve hır çıkarıp tüymüşüm diyerek bakınırken havanın kararmaya bağladığını fark ettim. Firariliği hepten abartmadan geri dönmeliydim. Zaten meydanda çalgıcılar dahil, ayık bir tane bile adam kalmamıştı. İşin ilginci, onca saat izledim ama altın dişlerini göstere göstere sürekli gülüşen çingene çalgıcılar dahil kimsenin eğlenip eğlenemediğinden bir türlü emin olamadım. Güzeldi; oynadılar, içtiler, sarıldılar, erken ayrılanlarla vedalaşırlarken birbirlerini öptüler, kucaklaştılar, hatta şarkılar bile söylediler birlikte ama ortamda anlayamadığım biçimde bir tutukluk vardı; kahkahalar eksikti meydanda. Kafam gördüklerimin etkisiyle dolu olarak vukuatsız biçimde takıma geri döndüm. Etnolog ya da antropolog olmaya ilişkin yaram yine açılmış, kanıyordu.
Turnuva bitmişti. Akşam yemeğinden sonra eğlenebilirsiniz dediler ve kafileyi serbest bıraktılar, tabii başımıza kardeş kulüpten arkadaşları da vererek. İyi de oldu, zaten gidilebilecek bir yer bilmiyorduk. Bardır, diskodur oldum olası pek sevmem, ortama uydum girdim. Aman dedim ne kaynaşma, ne kaynaşma! Yanımdaki kızla yapışık oturuyorduk ama kızın bana ne anlattığına dair bir kelime bile duyamıyordum. Aç karnına iki kadeh de vinyak denemiştim, kafam bulutlu, isterse hayat hikayesini bile anlatabilirdi. Kızlar ve erkekler turnuva boyunca hoşlandıklarıyla karşılıklı yakınlaşmaya çalışıyorlardı. Bangır bangır disko parçaları çalarken benim kafamda ise çingenenin akordeonunun nağmeleri çalınıyordu hala.
Dışarı çıktık, caddede topluca şarkı söyleyerek yürüyorduk. Apartmanların birinden biri karanlığın içinden bağırdı, hem de aksanlı da olsa Türkçe “Burası, Turkiya değil bre!” Ses apartmanların arasında ve bomboş caddede birkaç kez yankılanmıştı sanki. Sustuk. Suçluyduk. Ama susuşumuzdaki sessizlik, bir kelime bile etmeden o itirazsız kabulleniş ve ardından hızla otele yönelişimiz yine rahatsızlık yarattı bende. Hızla gözlerimin önünden insan yüzleri geçiyordu, sokaklarda gözlerini kaçıran tedirgin yüzler, neşesi kaçmış ürkek ve aceleci adımlar, düğün yerinde kahkahası olmayan bir düğün, dükkanların önünde bir zamanlar üzerine birilerinin oturup sohbet ettiği boş tahta iskemleler.
İnsanlara kötü muamele eden bir Sırp polis bir Arnavut tarafından öldürülmüş diye bir söylenti vardı ve zaten gergin olan ortam iyice gerilmişmiş. Tevekkeli hem takım arkadaşı hem de beraber büyümüş olan Goran’
Yüzyıllardır etnik milliyetçilik rüzgarlarıyla ekilen tohumların katliam fırtınaları olarak biçileceği günler yakındı. Kin ve nefret, kaynama noktasına yaklaşan su gibi homurdanıyordu. Sanki görünmez bir el birbirlerine yaslanmış evlerin arasına girmiş, onları birbirlerinden itiyordu. Yaşlılar hala selamlaşıyorlar ama gençler karşılaşınca gözlerini kaçırıyorlar ve görmemezliğe geliyorlardı birbirlerini. Yugoslavya’nın parçalanmadan önceki son günleriydi. Gorbaçov’un Glasnost ve Perestroyka masallarıyla, anadilde eğitim, halkların özgürlüğü ve kendi kaderini tayin hakkı, etnik zenginlikler tohumları ekiliyordu başta Sovyetler olmak üzere tüm Sosyalist ülkelerde. Bireysellik yükselen değer olmuştu. Hatta ben de ODTÜ’deydim ve Sosyalizm deneyimindeki birey eksikliğine kafa yorduğum için Sovyet Büyükelçiliğine gidip, İngilizce olarak bastırılmış olan Glasnost ve Perestroyka ilgili teorik kitaplardan almıştım. Ücretsiz veriliyorlardı. Üstün körü bir okumadan sonra kulağa hoş gelen tüm bu söylemlerin son tahlilde kapitalist emperyalizme hizmet edeceğini kestirdim ve okumayı bıraktım. Tüm tartışmalarımızda bunun yanlış olduğunu söylüyordum öyle ki kendim de bir Bulgar Göçmeni olduğum halde Bulgaristan’da Türklerin Türkçe eğitim görmelerine karşıydım. Türk nüfusunun Bulgarlara oranla daha hızlı artması sonucu Bulgarların Türk isimlerini zorla Bulgar isimleri ile değiştirmeleri ve bununda büyük bir göç dalgasına neden olması karşısında bile bir kararsızlık içindeydim. Bana göre iki tarafta kendilerine göre haklıydı. Biri dilini, kültürünü korumaya çalışırken diğeri ülkesinin birliğini tehdit altında görüyordu. Ortada bir açmaz vardı. Aldığım kitaplardan aklımda bir kavram sağlam biçimde yer etmişti. “Oppressed Minorities / Ezilen Azınlıklar”. Merkeziyetçiliğin terk edilmesi, yerel yönetimlerin ve yerinden yönetimin güçlendirilmesi, insan hakları, çok dillilik, çok dinlilik, çok kültürlülük ve bireysel özgürlük temaları üzerine kurulan bu Truva atı teorinin başarı kazanacağı ve Sovyetlerin dağılacağı günler uzakta değildi. Kapitalizm misyonerlerinin elinde bu kez İnciller yerine özgürlük masalları kitapları vardı. Yugoslavya özelinde de alabildiğine etnik milliyetçilik pompalanıyordu. Öyle bir karşılıklı nefret birikiyordu ki, kan akmadan arınamayacaktı yürekler.
Ertesi gün şehirde kalamayacağımızı öğrendik. Bize yazın ortasında, dağ başında kayak pistinin yanındaki sporculara ait bir kayak evini ayarlamışlardı. Bursa-Mudanya hattından şoförüyle birlikte kiraladığımız daha yüz bin açılışını yapmamış Magırus minibüsle dağlara sarmaya başladık. Geçtiğimiz köylerde kızlar yaramazca el sallıyor, öpücükler yolluyorlardı. Bizde aynen karşılık verip eğleniyorduk. Minibüsteki TR çıkartmasını görenlerden arada parmak işareti yapanlar olsa da, Şoförümüze uzakta bir köy gözükür gözükmez hemen biraz mola versen ya diye yalvarmaya başlıyorduk, ama tembihliydi. Midem bulandı, tuvaletimiz geldi gibi yalvarışlarımıza bile kulaklarını tıkamıştı. Neredeyse motor bir su kaynatsa ya da lastik patlasa da köylerde biraz takılsak duasına çıkacaktık. Sırp milliyetçiliğinin sembolü Çetnik işaretini ilk kez orada görmüştüm.
Arnavut gelini gibi kapının yanında dikilme! Dedim, minibüsün kapısına tehlikeli biçimde yaslanan Güneş’e şaka yollu. Kıpkırmızı oldu ama lafımın altında da kalmadı, ben Arnavut değil Türküm dedi, anlayamadın mı daha? Kapı kilitli değil, şu kolu yukarı çevir de kilitlensin, hem fark etmez dedim benim için, istersen çingene ol. Keşke dediğin kadar kolay olsaydı her şey derken, bakışlarının bir anda buğulandığını ve uzaklara, ulaşamayacağım bir yerlerde gittiğini gördüm. Daha sonra okumakta olduğu dişçilik fakültesinde Hırvat bir çocuğu sevdiğini ama ailesinin beraberliklerini reddedişine karşı duramadığını öğrenecektim. Karışık yerel şarkıcılardan doldurulmuş olan kasetini istedim, hem dinlemek hem de biraz olsun kasveti dağıtabilmek için ama başını bile çevirmeden kaseti bana uzattı, kesinlikle orada değildi, çoktan gitmişti. Bende kulaklığı başıma geçirdim ve koltuğa gömüldüm. Esma Redzepova, Balkanların Müzik Tanrıçasını ilk kez dinliyordum. Ne sesti! Yıllar sonra aslında kendisinin Türk olduğu halde Çingenelere yapılan haksızlıkları protesto etmek için Çingeneyim dediğini öğrenecektim. Aktivistliğini öğrenince iyice büyümüştü gözlerimde.
Güzel kızdı yaşıtım olan ev sahibemiz Güneş. Önümüzde 3 gün daha vardı birlikte geçirilecek, gelecek yılda onlar bize geleceklermiş. Cana yakın ve akıllıydı, oturmasını kalkmasını, konuşmasını bence en önemlisi de şakalaşmayı bilen, iletişimi son derece yüksek ve de çağdaş biri, daha ne olsun tam da körkütük tutulunacak biriydi işte. Ama besbelli ki yaralı. Sanırım bu şehrin her bir köşe başında başka bir iç çekişi gizliydi. Döner dönmez karşınıza çıkıveren cinsten.
Akşam iniyordu dağlara. Turnuvanın yorgunluğu üstüne bir de dağ havası ve yükseklik farkı çarpınca tüm kafile sersemlemiş ve uyumaya dalmıştı. Öyle yüksekti ki dağlar upuzun gölgeleriyle karanlığın, bir sis örtüsünün yayılışını görür gibi koyaklara indiğini görüyordunuz. Ağaçlıkları geçmiş, artık rakımın ağaç yetişmesine izin vermediği yüksekliklere tırmanıyorduk. Önümüzde kıvrıla kıvrıla tırmanan yılankavi bir yol, minibüsün gürültüsü ve farları bozuyordu taştan yamaçlar boyunca uzanan yalnızlık ve sessizliği. Fonda ise bir ses sanki Aragon’un dizeleriyle Mutlu Aşk Yoktur şarkısını çalıyordu. Yoksa yok, dedim içimden, hava buz gibi de olsa gün batımlarına yetişmeli insan;
Aşk, mutsuzluğa da değer…
Tuncay Temiz
17 Şubat 2008
(Kosova'nın Bağımsızlığını İlan Ettiği Gün)
Yorum (2) Yorum yaz!
8 MART DEĞİNMELERİ
Kaslar yay gibi gergin, endişeli ama kararlı bakışlarla önünde uzayan kulvarında kendisini bekleyen engellere konsantre olmaya çalışıyor. Kulakları “Çıkış Atışı”nda. Siyahı, sarısı, beyazı ya da melezi Dünyanın dört bir yanından en iyiler yanında sıralı. Birazdan bir patlama sesiyle hep birlikte rüzgar gibi akacaklar pistte. Dünya Kapalı Atletizm Şampiyonasından söz ediyorum. Sizleri bilmem ama kişisel görüşüm, mankendir, modeldir, film yıldızıdır falan hepsi halt etmiş, muhteşem kadınlar var bu salonda. Alabildiğine estetik ve güçlü kadınlar. Her biri birer Tanrıça gibi, duruşlarında, mimiklerinde ve jestlerinde etkileyici bir uyum var, koşmalarında, atlamalarında, fırlatmalarında, sıçramalarında ise insanı büyüleyen bir görkem. Kadının atletizm yapışı erkek atletizmindeki gücün sınırlarını zorlayan o acı kuvvetten farklı olarak, güç ve estetiğin olağanüstü bir bileşimini ortaya koyuyor. Benzer duyguları, buz dansında, voleybolda da yaşıyorum. Bale, jimnastik, tenis, su sporları biçiminde kadına yakışan dalları uzatmak mümkün. Voleybolcu kızlarımızla gurur duyuyorum, onlar Ulusumuzun dış Dünyaya karşı uygar yüzü… Bir tane bile Müslüman kadın atlet göremedim finallerde. İşin komiği ise, Suudi erkek atlet, tenine yapışmış, cinsel organının şeklini bile gösteren bir giysiyle yarışıyordu. Kadının saçının telini bile göstermesine kafirlik diyen rejim erkeklerin dal taşak gezmesine ses çıkarmıyordu anlaşılan. Bu atletizm yarışlarını seyrederken oldum olası içim burkulur. Kıskanırım. Neden bizden kimse yok diye sorarım. Süreyya Ayhan, bu finallerde yarışabilecek tek atletimizdi belki, O da bir erkek kurbanı oldu. Başarısının önündeki en büyük engel hep eşi oldu. Herkesin önünde koştu ama kocasının önüne bir türlü geçemedi. Çünkü yasaktı, gelenek vardı görenek vardı. Öyle öğretilmişti. “Biz” diyordu her sözünde Süreyya, Avrupa şampiyonu olurken bile “ben” diyemiyordu. Erkek ise egemenliğini hemen pekiştirmişti. Önce antrenörü olmuş, sonra erkeği, kocası, menajeri, basın sözcüsü, finans yöneticisi, doktoru (öyle ya alacağı ilaçları bile o belirliyordu). Kadın, 12 yaşından beri hayatında olan tek erkeğe, bu adama mahkumdu. Çünkü, atlet olmuş, Dünya Şampiyonu olmuş ama birey olamamıştı. O süreçleri yaşamaya fırsat bulamadan bir erkeğin eline düşmüştü. Sonrası ise bir facia. Bir erkeğin hatalarıyla Dünyanın en iyi atletlerinden biri harcandı, hiç koşamadan pistlere veda etti. Hem de bir atlet için en utanç verici şey olan “dopingci” damgasıyla. Sorumluluk sahibi olanlardan kimse hesap vermedi. Ne Koca, ne Federasyon ne de Bakanlık. Oysa hep birlikte harcamışlardı Süreyya Ayhan’ı. İlki hatalarıyla diğerleri de sahip çıkmayarak, denetlemeyerek ve de en önemlisi gerektiği yerlerde hata yapanın yetkilerini elinden almayarak. Kısacası bir ulusun yetiştirdiği en önemli atletlerden birini, bir erkek egemen zihniyetin keyfiyetine teslim ederek. Süreyya Ayhan bir şampiyon atlet, asli(!) görevine geri döndü. O şimdi hayatının en verimli çağında pistlerde rekordan rekora, madalyalara koşmak, insanlık arenasında Ulusunu temsil etmek yerine “evde çocuk büyütüyor”. Batının ahlaksızlığını almışmışız. Baş açmayı donu çıkarmaya eşitleyenlerin ahlakı mı ahlaklılıktır? Çoğalın diyor Başbakan, en az 3 çocuk istiyor. Kendi çocukları, hepsi kendi bereketleri ile gelmişlermiş… Küfretse daha iyi, bereketiyle gelemeyenler için kimi suçlayacağız, Allah’ı mı? Yoksa Çocukları mı? Devletin başı olarak bu “bereketsizliğin” baş suçlusu sen değil misin? Sokakta milyonlarca işsiz dolaşıyor, hem de okumuş işsizliği. Alabildiğine mutsuz bir toplum, işin kötüsü yarına dair umudunu da yitirmiş. Umutsuzluk öğretilmiş çaresizliğe dönüşüyor her gün. Böyle gelmiş böyle gider diyor herkes. İşi olanlar ise yarının ne getireceğini bilemiyor. Kimse bir ay sonra ne durumda olacağını öngöremiyor. Üreyin üreyin! Kim bakacak? Veren Allah rızkını da verirmiş. Ya sokaklardan habersiz ya da ne dediğini bilmiyor. Hani açların fakirlerin sofrasına oturmuştu, hani Ondan başkası bilemezdi açın fakirin halini? İngilterelerde mağaza kapatarak, Arap diyarlarından valizler dolusu alışveriş çantalarıyla, Kralların hediyeleriyle ülkeye dönmek mi yoksulun yanında olmak? Ya da ülkenin kaynaklarını, Devletin malını Yahudilere peşkeş çekmek mi Müslümanlık? Yoksulluk sınırı 1250 YTL. Yani ülkenin yüzde sekseninden fazlası yoksul. Hala üreyin diyor. Sen önce açlarını doyur be mübarek! Sadakayla yardımla değil, iş yarat, halkını dilenciliğe mahkum etme, insanlığa terfi ettir. Sen Başbakansın, boş bakan değil. Sana bağlı bir Devlet İstatistik Kurumu var, arada bir uğra da memleket ne halde verilere bakarak bir gör! Kadın bağlamında istatistiklerimiz ise tam bir facia, okuryazarlık oranından işsizliğe, cinsiyet ayrımcığından kadınların edindiği mal-mülk miktarına değin kadınımız çağdaş değerlerin son derece gerisinde kalmış. Özetle kocasının eline bakıyor diyebiliriz. Aslında 30 yıl önce din konusunda kırılma yaşadığım ilk olay bazı gelişmelerinde göstergesiydi. Orta ikiye gidiyordum. Bir derste din hocamız kadınların çalışmasının günah olduğunu ve çalışan kadınların kötü kadınlar olduğunu söylemişti. Derste hocayla sinirden ağlaya ağlaya tartışmıştım. Annem hastanede hastabakıcıydı. Ne diyordu bu sapık! Sınıfın tamamı da benim yanımdaydı. Rehberlik dersinde konu açıldı, sınıf hocamız Sevda Hanım’a durumu aktardık. Hocamız sinirlendi ve bunların doğru olmadığını Türk Kadınının çağdaş, uygar Dünyanın bir parçası olduğunu, Devrimleri falan anlattı. Konu kapandı ama ben o günden itibaren dini sorgulamaya başladım. Din bilgisi öğretmeni aslında apaçık suç işliyordu. Ancak kimseler sesini çıkarmadı. Sevda Hanımlar bir türlü bir araya gelip bir tavır alamadılar bu mollalara karşı. Bireysel olarak karşı görüşlerini ifade edip, kendi içlerine çekilmekle yetindiler hep. Oysa Onlar her Perşembe akşamı toplandılar, sürekli cemaatleştiler, her gün bir kişi daha arttılar. Kendilerinden olanın belli yerlere gelebilmesi için örgütlendiler. Her yere sızdılar en başta siyasal partilere, bizzat kurucuları da oldular. 12 Eylül’ün de sağladığı şemsiye altında iç alışveriş ve cemaatçilik ile iyice palazlandılar ve kitleselleştiler. Her biri 5-6 çocuk yaptı. Sevda Hanımların düşü tek çocuklarını okutup evlendirdikten sonra deniz kıyısında küçük bir yazlıkta rahat bir emeklilik geçirebilmek iken, Onların hedefi ülke yönetimini ve tüm kaynakları ele geçirmekti. Bunun için yıllarca çalıştılar. Şimdi hasat zamanı. Aradan 10–15 yıl geçince bu Perşembe Sohbet Toplantıları müdavimlerinin her birini değişik mevkilerde gördüm. Okulun en cahil, en yobaz, en vasıfsız öğretmenleri olan bu dayakçıların (ortak özelliklerinden biri de buydu, hepsi öğrenci döverdi) biri İznik Milli Eğitim Müdürü olmuş, bir diğeri Karacabey, biri İl Müdür Yardımcısı (uzaktan akrabam olur). Şimdi de aynı kaynaktan gelen başkaları, Bursa Büyükşehir Belediye Başkanlığı ve İlçe Belediye Başkanlıklarını yürütüyorlar. Bursa’yı ArtvinSA’ya çevirdikleri ise bambaşka bir konu. Sadece ümmetçilik değil, alabildiğine hemşericilik yapıyorlar. Kim ne derse desin çalıştılar ve hedeflerine ulaştılar ve hedef yükseltmekteler şimdi. Bir toplumsal dönüşüm projesi böyle uygulanır. Kurtarıcılar, önderler beklemekle olmuyor bu işler, herkes gücü yettiğince elini taşın altına sokmalı. Tarikatların başarısı burada yatıyor. Konumuz değil ama yine de değinmeden geçemeyeceğim. Bunlar başlangıçta milliyetçi-ümmetçi bir profildeydiler. Hepsi Osmanlıcıydı aynı zamanda. Ancak zamanla bu profil içindeki milliyetçilik özellikle Fettullahçılar eliyle neredeyse tamamıyla budandı ve küreselci-ümmetçi oldular. Hatta kendi içlerindeki milliyetçi-ümmetçilerle yol ayrımına gittiler ve onları marjinalleştirdiler. Tabii bu sürecin daha ortada elle tutulur bir şey yokken 2002 seçimleri öncesi Erdoğan’ın uzun süren Amerika gezisiyle başladığını da anımsatmakta yarar görüyorum. Amerika’nın ılıman İslam Kuşağı yaratma projesi için Küreselci Başbakan biçilmiş bir kaftandı. Sayesinde, Anti Amerikancılık ve Anti-emperyalizm, Küreselciliğe yenik düşecekti. Bu başkalaşımın sosyolojik ve ekonomik gerekçeleri incelenmesi gereken bir konu ancak burada bu konuya girmeyeceğim. Kişi başına milli gelirimiz yeni hesaplamaya göre 1500 dolar artmış, geniş halk kitleleri olarak bu paranın herhangi bir yansımasını göremediğimize göre kişi başına 1500 dolar çarpılmışız demektir bu, deyip milli gelir artışı maskaralığa bizde katılalım… İnsanlık iki kanatlı kuştur diyorlar, bir kanat kadın diğeri erkek. Biri kırık olunca kuş uçamayacaktır. Bence pek öyle değil. Bana göre, kadınlar gövde, erkekler ise kuşun kanadıdırlar. Kuş, güdük kanatlarla Dodo Kuşları misali de olsa yaşayabilir. Ancak gövdesi vurulan kuşun kanatları artık çırpamaz. Yani toplumların asal öğesi, kadındır. Olmazsa olmazıdır. Toplumların gelişiminin kadının toplumsal yaşam içinde yer alabilmesiyle koşut olduğunu Dünya uluslarını inceleyerek rahatlıkla görebiliriz. İki kanatlı kuş benzetmesi ise şu bağlamda çok doğrudur. Sanat, müzik, edebiyat, spor başta olmak üzere tüm toplumsal ilişkilerin başta gelen katalizörü kadın ve erkek arasındaki cinselliktir. Tüm bu yaratım alanlarına cinsellik, bir kimyasal reaksiyona giren katalizör gibi katılarak, üretim miktarını ve kalitesini artırır. Kadının ötelendiği dolayısıyla da kadın-erkek etkileşiminin azaldığı toplumlarda tüm bu alanlar başta gelmek üzere toplumsal başarım düşer. Cinsel başarımın azaldığı toplumlarda ise kaçınılmaz biçimde şiddet üretimi artar. Kadın kültürün taşıyıcısı ve kuşaktan kuşağa aktarıcısı olduğu için kadın tarafından içselleştirilmemiş toplumsal dönüşüm projelerinin başarıya ulaşma şansı azalır. Öte yandan, çocuğun zihinsel gelişiminin 0–7 yaş arasında yüzde seksen oranında tamamlandığını anımsatmak isterim. Yani, erkeğin bugünkü egemen kişiliğini belirleyende bir kadın olan annedir. Gazi (!) Milletvekillerimiz yeni Sosyal Güvenlik Reformunda(!) kadınları yaşlılar ve özürlüler kategorisinde ele almışlar. Kızmayın ama doğru yapmışlar, sana Avrupalı kadınlardan bile 30 yıl önce Çağdaş Kadın hakları altın tepside sunulmuş, sen kıymetini bilememişsin. Bundan 6000 yıl önceki dönemde Sümerli Kadınların toplum içindeki yerini görmez, dinlerin seni içlerine tıktıkları kafesleri özgürlük zannedersen olacağı bu. Özgürlüklerini reddetme özgürlüğü senin ki. Köleleşme, kullaşma, ikinci sınıf insan olma özgürlüğü. Evet, özürlüsün cehaletinle ve yaşlısın ataletinle… Çünkü kendi gücünün, öneminin ve yapabileceklerinin farkında bile değilsin. Yetmedi, aslında erkekten üstün bir varlık olduğun halde çoğunuz bırakın eşitliği, denkliği, erkeği kendinizden daha üstün görmektesiniz. Sorarım, kas gücüne dayalı bir üstünlük, insanlığa savaşlardan, kan ve gözyaşından başka ne getirmiştir? Türk Kadını! seni "Rabbime böyle 'very special' bir eş nasip ettiği için şükrediyorum" diyen Dubai kafalılar temsil eder olmuş yurt dışında. Bu senin için büyük bir utançtır. Bu Nene Hatunları, Kara Fatmaları ezip geçerek Lale Devri Sultanlarını, Vahdettin’in kızlarını tekrar baş tacı etmektir. “In God, We Trust”*a tapanlardan başka bir şey beklemiyoruz zaten onlar “very special” eşleriyle memleketi satıp gidecekler. Sorun senin bunları başına geçirmiş olmanda. Bunların çocukları Amerikalarda vatandaşlık hakkı elde edip okurlarken senin yani bu Ulusun çocukları artık terörist muamelesi görecek Amerika’da**. Çağ atlıyormuşuz! Çağ bize atlamış da çoktan geçip gitmiş bile. İnsani yaşam endeksinde en son 74. sıradaydık. Bu kafaya türban çok bile, ne gerek var süreçleri uzatmaya? Bir an önce kara çarşafa sokmak ve karnından sıpayı sırtından sopayı eksik etmemek gerek ki belki geç olmadan birileri uyanır, uyandırır. Tuncay Temiz * “In God, We Trust” Dolar’ın üzerinde yazar. Allah’a Güveniyoruz ya da İman Ediyoruz anlamına gelir. ** ABD’nin son aldığı karar gereğince Türkiye, vatandaşlarının Amerika’ya girişi kabul edilmeden önce potansiyel terörist muamelesinden geçmek zorunda olan 30 ülkeden biri.
Yorum (yok) Yorum yaz!
TÜRBAN
TÜRBAN
İçindekiler
Türbanın Kökleri: Tarih, Gelenek ve Coğrafya
Havva tesettürlü müydü?
Sümerliler, Asurlular, Eski Ahit, Yeni Ahit ve Türbanın Ortaya Çıkışı
Assur yasaları
Eski Ahit’ten (Tevrat)
Yahuda'yla Tamar
Yeni Ahit (İncil)
Varoşlar, Kasabalar ve Küçük Burjuvanın Yükselişi…
Tesettür Modası
Bir Truva Atı: Türban Üzerinden Bölücülük ve Cihat
Türban ve Cihat
Çağdaş Cihat Yöntemleri, Darül Harp ve Takiye
Aydınların Karanlığı
Vantrilok Aydınlar
Türban Bir Geçiş Formu
Türban ve Kamusal Yaşam, Çağdaş Yaşam, Spor vesaire…
Tesettür ve Sağlık
Tesettür giyim kemik erimesine neden oluyor
Anayasa Çalışmaları
AİHM'nin Türban Kararının Gerekçesi
Türbanın Kökleri: Tarih, Gelenek ve Coğrafya
Örtünmenin kolaylıkla bir anlam kazanabileceği iklim kuşağının kutuplar, toplumun da Eskimolar olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak tek Tanrılı bir peygamber henüz bu topluma ulaşamamıştır. Bu toplumun üyeleri hala Animizm Şamanizm arası bir inanç sistemine sahiptir ve kendilerine kitle iletişim araçlarıyla ulaşabilen teknolojik toplumun dinini benimsemeye de eğilimli gözükmemektedirler.
Öte yandan örtünmenin neredeyse hiç şansı olmadığı toplumlar sıcak ve nemli iklim kuşağında yer alan, Amazon, Afrika ve Hint-Pasifik ekvatoral ekseni üzerindeki ormanlarda yaşayan yerlilerdir. Bu avcı-toplayıcı orman adamlarının örtünmesi tamamen hijyen gerekçesiyle ön ve arka deliklerin uygun bir araçla örtülmesinden ibarettir. İklim koşulları gereği bu bölge insanlarında “kıl” gelişimi sadece saçlarda kalmıştır. Üriner bölgede ve koltuk altlarında kıl gelişimi söz konusu değildir. Yani insanın doğal örtüsü olan kılları bile yoktur bu insanların. Bu toplumun üretim biçimleri sanayi toplumu ile karşılaşmasına değin toplum bireyleri milyonlarca yıllık örtünme biçimlerini hiç değiştirmeden sürdüreceklerdir. Yaşam ortamları gereği en iyi örtünme biçimi toprak ve bitkilerden elde ettikleri karışımları vücutlarına sürerek böceklere karşı bir direnç sağlamaktan ibarettir. Bu toplumu avcı-toplayıcı özelliğini değiştirmeden örtmek mümkün değildir. Nitekim 16 yüzyıldan itibaren buralara yayılan Hıristiyan misyonerler bu iklim ve dinsel gereklilikler çatışması ile en çok karşılaşanlardı. Sonuç ise ortalıkta nerdeyse cıs cıbıl gezen animist-Hıristiyan yerliler oldu. Ormanlarda yaşayanlar özgür ve animist kalırlarken, misyonerlerin çevresindekiler animist-Hıristiyanlar olarak beyaz efendilerin hizmetine girdiler ve Kıtalarının yağmalanmasında en önemli rolü oynadılar. Bu devşirmeler olmadan o Kıtaların yeraltı ve yerüstü kaynakları bu kadar kolay yağmalanamazdı.
Buradan hiç uzatmadan kritik bir soruyla doğrudan konumuza sıçramak istiyorum;
Havva tesettürlü müydü?
Öyle ya madem türban ya da başörtüsü Tanrısal bir yaptırım ve sonuçta dinsel bir gereklilik, o zaman Tanrı isteklerinin Evrenselliği ilkesi gereği zamandan ve mekandan bağımsız olmalıydı. Tüm tasvirlerde Havva ve Adem’in cinsel bölgeleri bir incir yaprağı ile örtülür. Acaba gerçek böyle miydi? Konu ile pek ilgisi olmasa da Havva ile Adem yine tüm tasvirlerde “beyaz”dır. İnsanların yeryüzüne yayılımını dikkate aldığımızda akla uygun olan yaklaşım Adem ve Havva’nın birer Zenci olarak tasvir edilmeleridir. Beyaz olarak tasvir edilmesi ise tamamen ırkçılık kokan bir yaklaşımdır. Kimse Zenci Adem’den gelmek istemiyor. Hele bu dinlerin ortaya çıktığı dönemde zenciler halen beyaz ırkın köleleri iken.
Örtünme temel olarak insanın değişen iklim koşullarına uyum sağlayabilme çabasının bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Daha sonra saldırılardan korunma, hijyenik gerekçeler ve kamuflaj vesaire devreye girmiştir ardından da görsel estetik. En son dinsel argümanlar ve soyluluk örtünme olgusunun içine girmiştir. Kimi köktendinciler örtünme eyleminin insanlık tarihinin başlangıcından beri var olduğunu iddia etmektedirler. Bunun tüm bilimsel verilerle çatıştığı apaçık olması yüzünden bu kişiler mevcut çarpıklığı aşabilmek için insanlık tarihi 6000 yıldan ibarettir diyen dini savlara sarılmaktadırlar. Bunlara göre insanlık primat atadan değil göksel Adem ve Havva’dan gelmektedir ki bunun geçmişi de yaklaşık 6000 yıl öncesine dayanmaktadır. Hatta içlerinde Ademoğlu’nun primatlardan evrimleşerek gelen insanımsılarla birleşmesi yüzünden insan neslinin bozulduğunu iddia edenler de vardır. Bilimsel gerçeklerle uzlaşma çabası diyelim buna ya da tipik bir din bezirganı çarpıtması.
Buradan konumuza geri dönmek gerekirse söz konusu sava göre Ademoğlu’nda utanma duygusu Adem’den bu yana her zaman var olageldi ve bu nedenle de cinsel temelli örtünme biçimi ilk insan ve ilk peygamber olan Adem’le birlikte Tanrının bir emri olarak “indirilmişti”.
Dikkatinizi çekmek istediğim nokta dinsel savların hep bilimin ulaştığı noktanın bir adım ötesinde alaca karanlık kuşağı diyebileceğim bilinmeyen-bilinen arasındaki geçiş bölgesinde konumlanarak iddialarda bulunmasıdır. Din aslında alaca karanlık kuşağında konumlanıp aydınlıktan aldığı bilgilerle karanlık bölgeye projeksiyonlar tutarak (çoğunlukla uydurma yorumlarla) karanlıktan beslenir. Korku ve tehdit ise dinin kullandığı neredeyse vazgeçilmez psikolojik baskı enstrümanlarıdır. Bilgi ve akıl temelinden uzaklaşıldıkça korku ve tehdit temelli toplum kontrol mekanizmaları egemenlerce devreye alınır.
Gücün egemenliğine dayalı sistemlerde ki modern toplumlarda buna açık biçimde dahildirler, kitlelerin ezilmesini en şiddetli yaşayan sürekli kadın olmuştur. Kadın bütün bir toplum ile birlikte ezilirken, yetmiyormuş gibi erkek tarafından da sürekli ezilmektedir. Hatta erkek kendi ezilmişliğinin acısını da kadına şiddet ve baskı uygulayarak çıkartmaktadır. Bu durum ataerkil erkek egemen toplumda doruklarına ulaşmıştır.
Türban da erkek egemen toplum düzeninin yansıma alanlarından biridir. Erkek kendi cinsel bakışının nesnesi haline getirdiği kadını kendi kötü bakışlarından gizlenmesini emrederek sorunun kaynağı kendisi olduğu halde kadını suçlu ve potansiyel günah kaynağı olarak tanımlamayı seçmiştir. Oysa ortada bir günah varsa o da erkek beynindedir. Kadın da burada olayın mağdur tarafı iken suçlu muamelesi görmektedir. Çünkü suçlu aynı zamanda kural koyucudur. Tesettür kadına haksız yere yapılan suçlu muamelesinin sayısız örneğinden sadece biridir.
Nitekim tesettür ya da türbanı bir özgürlük sorunu olarak görenler, bunların kaynağı olan cinselliği neden özgürlük sorunu olarak görmezler, bu bir ikiyüzlülük değil midir? Madem tüm yasaklar kaldırmalı türbana yol açan yasağın kaldırılması cinsel özgürlük içinde çözümlenebileceğine göre neden cinsel özgürlük tanınmıyor, diye sormak gerek. Anlaşılan tarihsel olarak erkek, cinsel özgürlüğün getireceği sakıncaları aşabilmek için kadını hapsetmeyi seçmiştir. Tesettür bir bakıma kadına “gözümün önünden kaybol!” demektir. Gerçi, cevap da peşinen hazırdır; “Tanrısal bir yasağı insan kaldıramaz”. Örtünme emri tanrısaldır, bu emre konan yasak ise beşeridir diyeceklerdir. Ondan sonrada sizi Tanrının emrinin her şeyden üstün olduğu paradigmasıyla sıkıştırmaya çalışacaklardır.
Sümerliler, Asurlular, Eski Ahit, Yeni Ahit ve Türbanın Ortaya Çıkışı
Sümerolog Muazzez Ilmiye Çığ, Türbanın ilk kez Sümerlerde ortaya çıktığını söylüyor. ''Çoktanrılı olan Sümer dininde, özellikle büyük tanrıların mabetlerindeki isteyen kadınların kutsal görevlerinden biri de tanrının gelini olarak 'genel kadın'lık yapmak. Diğer rahibelerden ayrılması için de başlarını örtmeleri gerekirdi...'' “Daha çok sonra İ.Ö. 1600 yıllarında bir Asur kralının yaptığı kanunla evli ve dul kadınların da başlarını örtmesi şart koşulmuş. Böylece bu kadınlar da yasal seks yapan mabet fahişeleri gibi kabul edilmiş oluyor. Bu gelenek önce Yahudi kadınlarına geçmiş daha sonra da İslam kadınlarına uygulanmış.” (M. İ. Çığ, Vatandaşlık Tepkilerim, s.163) . Bu konuda birçok yapıtı olan ÇIĞ, özetle, Sümerlerde doğan Musevilikten veya Yahudilikten, Arap töresine girmiştir türban, oradan da İslam’a geçmiştir, yani türban, bir Sümer geleneğinin kutsallık ve Tanrısallık kazanmasından ibarettir, diyor.
Sayın ÇIĞ ile yapılan bir görüşmeden alıntılarla;
O zaman şimdi dava konusu da olan şu malum örtünme bölümüne gelelim: Sümerlerde kimler, neden örtünüyormuş? ( Devrim Sevimay - Vatan Gazetesi )
Her tanrının bir evi var, onlara mabet diyorlar. Bu evlerde tanrılar için çeşitli şeyler yapılıyor. Neler yapılacağını tanrılar insanlara söylemiyor, insanlar kendileri tanrıları için ne yapmaları gerektiğini anlayıp, yapıyor.
* Yani “vicdan evi” gibi bir şey mi?
Evet, vicdanlarıyla baş başa kaldıkları yer oluyor. Bugünkü kilise, cami ve havralardaki ibadet şekillerinden daha özgürler. Tanrıları hoş tutabilmek için orada danslar yapıyorlar, şarkılar söylüyorlar. İşte bu mabetlerde rahibeler var. Bu rahibelerin bazıları da genel kadınlık yapıyor.
* “Genel kadın” tam olarak ne demek?
Görevi seks yapmak olan kadınlara deniyor. Onlar fahişe değil, bunu para karşılığı yapmıyorlar. Mabetlerde aşk odaları var ve anladığım kadarıyla o odalarda gençlere cinselliği öğretiyorlar. Bunu nereden çıkartıyorum; çünkü Gılgamış Destanı’nda da ormanda, hayvanlarla büyümüş olan adamı insanlaştırmak için bir mabetten rahibe getiriliyor ve ona cinselliği, yemeyi, konuşmayı rahibe öğretiyor. O genel kadın dediğimiz rahibeler Sümerlerde her şeyi öğreten bir varlık olarak görülüyor. Bunu yaparken kendilerini tamamen tanrıya vakfetmiş sayıyorlar. Çünkü Sümerlerde aslında bekaret var. Bekarete önem verilmesine rağmen genel kadınların mabetlerde ilişkiye girebilmesi, bu hizmete verilen kutsal değeri gösteriyor.
* Bekarete önem verildiğini nasıl biliyorsunuz?
Tabletlere göre evlenmeden önce bakire olmadığını söylemeyen kadın boşanırken yarı tazminat alabiliyor.
* Peki bu genel kadınlar başörtüsünü niye takıyorlar?
Onları diğer rahibelerden ayırmak için böyle başörtüsü kuralı konmuş. Sokaktaki fahişeler de başörtüsü takamıyor. Bu sadece mabetlerdeki görevli kadınlara özel bir durum. Tarihteki ilk başörtüsü böyle çıkmış oluyor.
* Sonradan bu iş nasıl tersine dönüyor?
Sümerlerden uzun yıllar sonra, M.Ö. 16’ncı yüzyılda, Asurlular birden bire kanun çıkarıyorlar. Diyorlar ki, bundan sonra evli ve dul kadınların da hepsi başını örtecek. Aslında burada, evli ve dul kadınların yasal bir şekilde cinsel ilişkiye girdiklerini düşünerek genel kadınlar gibi örtünmelerini ve kendilerini belli etmelerini istiyorlar.
* Asurlarda başörtüsü takan kadın, cinsel ilişkiye girmiş, bekareti olmayan kadın anlamına geliyor?
Evet aynen öyle. Ama bunu bazı dinciler yanlış anlayıp “Tarihte ilk başörtüsünü fahişeler taktı” diyorum sanıyor. Oysa ne Sümerlerdeki rahibeler fahişe, ne de Asurlardaki evli ve dul kadınlar.
* Yani örtünme, İslamiyet’ten binlerce yıl önce, kadının toplumdaki statüsünü belirlemek için bulunmuş bir çare?
Benim anlatmak istediğim de bu! Bunu da ben söylemiyorum, tarih söylüyor. Kendimden bir şey eklemiyorum, yorum yapmıyorum, bilimsel tarihi anlatıyorum.
* O zaman Asurlulardan İslamiyet’in doğduğu döneme gelelim. Orada başörtüsü karşımıza nasıl çıkıyor?
Kızım, ben İslam uzmanı değilim, ama tarih yönünden baktığımızda orada da şöyle oluyor: Hz. Muhammed peygamber olduktan sonra ailesindeki kadınlarla birlikte Mekke’de oturuyor. İnsanlar hangisi Hz. Muhammed’in karısı, hangisi kızı, hangisi cariyesi biliyorlarmış. O yüzden de orada bu kadınlara sataşma katiyen yokmuş. Ama Medine’ye hicret ettikten sonra durum değişiyor. Çünkü Medine çok kalabalık; Hıristiyan’ı, Yahudi’si her milletten insan var. İnsanlar Peygamber’in ailesini tanımıyorlar. İşte bu dönemde Peygamber’e bir vahiy geliyor. Bir ayete göre “Peygamber karıları, peygamber kızları ve mümin kadınlar sokağa çıkarken tanınmayacak şekilde örtünsünler” deniyor. Oysa bir başka yorumda da deniyor ki, “tanınacak şekilde” örtünecekler.
* Bu anlattığınız mantığa göre “tanınmaları” daha doğru değil mi ?
Evet, o daha doğru. Bence “mümin kadınlar” lafı da sonradan eklenmiş bir laf. Çünkü biliyorsunuz, Kuran Peygamber zamanında oluşturulmadı. Ebu Bekir döneminde tanıklardan alınan ayetlerin birleştirilmesiyle yazıldı.
ASSUR kaynakları ile devam edelim;
Assur yasaları
(Kadriye YALVAÇ-Mebrure TOSUN. Sümer, Babil, Assur Kanunları. TDK. Ankara)
40) - İster evli kadınlar, ister dul kadınlar, veya Assur'lu kadınlar olsun sokağa çıkarlarken başlarını açmayacaklardır. Adamın kızları… ya bir şal, ya bir ... veya bir gulinu ile örtüneceklerdir.
Sahibi ile sokağa giden Esirtu 'lar (cariye, esire) örtülüdürler. Kocaya varan Kadiştu'lar, (bir ‘kutsal fahişe’ kategorisi) sokakta örtünmelidirler. Kocaya varmamış Kadiştu'ların sokakta başları açıktır, örtünmemelidir. Fahişe örtülü değildir, başı açıktır. Örtülü bir fahişeyi gören olursa, onu tutuklayacak, şahitler bulacak; onu saray mahkemesine götürecek, ziynetlerini almayacaklar, onu yakalayan (sadece) elbisesini alacaktır. (Örtülü fahişeye) elli sopa vuracaklar, başına zift dökecekler.
Eğer bir adam örtülü bir fahişeyi görür, onu serbest bırakır (yakalamaz) ve saray mahkemesine götürmezse o adama elli sopa atılacaktır. (Adamı) ihbar eden elbisesini alacak, (Adamın) kulaklarını delecekler, iplik geçirecekler, arkasına bağlıyacaklar. Bir ay süreyle kıralın hizmetini yapacaktır.
Esire’ler örtünmeyecekler, örtülü esireyi gören yakalayacak ve onu saray mahkemesine götürecektir. Kulaklarını kesecekler. Onu yakalayan elbisesini alacaktır.
Eğer bir adam, örtülü bir esire görür ve onu serbest bırakır (da) o, yakalanmaz ve saray mahkemesine götürülmezse, onu (adamı) suçlayıp, ispat ettikten sonra, ona(adama) elli sopa atacaklar. Kulaklarını kesecekler, iplik geçirecekler, ensesine bağlayacaklar. Onu ihbar eden elbisesini alacak, o adam bir ay süreyle kralın hizmetini yapacaktır.
41)- Eğer bir adam esiresini (esirtu) örtmek isterse, beş veya altı arkadaşını oturtup, onların önünde onu örtecek ''0 benim karımdır'' diyecek, 0, onun karısı olacaktır. (Başka) adamların önünde örtülmeyen ve kocası ''bu karımdır'' denmiyen esire, eş değildir. Esirtu'dur.
Eğer adam ölürse, örtülü karısının evlatları yoksa esirelerin evlatları, (öz) evlattırlar ve (mirastan) hisselerini alacaklardır.”
Asur yasaları böyle ve yıl 2007, yaklaşık 4000 yıl geçmiş, yer Türkiye, bu ülkenin bazı yerlerinde başı açık kadına hala fahişe gözüyle bakanlar vardır. Öyle ya tesettürlü birini iffetli ve namuslu olarak tanımlıyorsanız tesettürsüz olanın da kendiliğinden iffeti ve namusu sorgulanır olur.
Dikkat edildiyse örtünme, özellikle de türban benzeri baş örtülmesi erkeklerin kendi kadınlarını “ortalık” kadınlarından ayırmak için bir tür damgalama, işaretleme geleneği olarak yaygınlaşıyor ve bir tür sınıfsal özerklik kazanma arayışının sonucu olarak İbrahimi dinler boyunca ilerliyor. Aynı şeyi daha sonra Hz. Muhammed de kendi haremi hatta sahabesi için nüfusu değişik dinlerden ve ırklardan oluşan kozmopolit Medine’ye Mekke’de artan baskılar üzerine hicret ettikten sonra uygulamaya başlayacaktır. Bir de konumuzla pek de ilgili olmasa da cezalandırma yöntemlerindeki sayısallaştırılmış fiziksel şiddet uygulama yöntemlerinin sürekliliğine dikkatinizi çekmek isterim. Bunlar İslamiyet’te de devam eder. Yüz sopa vur, ellerini ve ayaklarını çapraz kes vesaire (İşin ilginci bu el ve ayakların çapraz kesilmesi uygulaması yine Kuran’a göre kendine karşı gelenlere Firavun tarafından yapılan bir cezalandırma yöntemidir. Araf 124, Taha 71, Şuara 49.) Günümüzde evrensel hukuk ve ceza uygulamalarının içinde bu tür fiziksel şiddet uygulamaları çoktan terkedilmiştir. Türbanı Tanrısal bir emir olarak algılayıp uygulamakta ısrar edenlerin bu tür şiddet uygulamalarını, özellikle kadına özgü olanları kabul edip etmeyeceklerini sorup onları bir samimiyet testine sokmak isterdim. Sıralamak gerekirse Maide 33, 38, Nur 2 nin uygulanmasını isterler miydi? Örneğin kendi çocuklarına… Şeriatın kestiği parmak acır mı acımaz mı yaşayarak öğrenmek isterler miydi?
İsrail Oğulları kavmi Asurlularla bazen komşu, genelde savaş halinde bazen de iç içe yaşarlardı, hatta İsrail’den atıldıklarında Asur’da yaşamaya başlarlar ve Asur adetleri aralarındaki kültürel etkileşim sonucu Eski Ahit’te de yerini alır. Tevrat’ta yüz elliden fazla yerde Asur adı geçmektedir. Ayıp, utanma, giyim yoluyla kutsallık ve fahişelik kavramlarını referans noktası olarak alıp ilgili ayetleri inceleyelim. Konu dışı olduğu için sayısız çelişkili (kendi içlerinde bile) ayetin çelişkileri üzerinde durmayacağım.
Eski Ahit’ten (Tevrat)
YARATILIŞ KİTABI : Yar.2: 25 Adem de karısı da çıplaktılar, henüz utanç nedir bilmiyorlardı.
YARATILIŞ KİTABI : Yar.3: 7 İkisinin de gözleri açıldı. Çıplak olduklarını anladılar. Bu yüzden incir yaprakları dikip kendilerine önlük yaptılar.
YARATILIŞ KİTABI : Yar.3: 21 RAB Tanrı Adem'le karısı için deriden giysiler yaptı, onları giydirdi.
YARATILIŞ KİTABI : Yar.3: 10 Adem, "Bahçede sesini duyunca korktum. Çünkü çıplaktım, bu yüzden gizlendim" dedi.
2. SAMUEL : 2.Sa.13: 18 Uşak Tamar'ı dışarı çıkarıp ardından kapıyı sürgüledi. Tamar uzun kollu bir giysi giymişti. Kralın erden kızları böyle giyinirlerdi.
YARATILIŞ KİTABI : Yar.38: 15 Yahuda onu görünce fahişe sandı. Çünkü yüzü örtülüydü.
YARATILIŞ KİTABI : Yar.9: 23 Sam'la Yafet bir giysi alıp omuzlarına attılar, geri geri yürüyerek çıplak babalarını örttüler. Babalarını çıplak görmemek için yüzlerini öbür yana çevirdiler.
YARATILIŞ KİTABI : Yar.38: 14 Tamar üzerindeki dul giysilerini çıkardı. Peçesini örttü, sarınıp Timna yolu üzerindeki Enayim Kapısı'nda oturdu. Çünkü Şela büyüdüğü halde onunla evlenmesine izin verilmediğini görmüştü.
YARATILIŞ KİTABI : Yar.38: 19 Gidip peçesini çıkardı, yine dul giysilerini giydi.
2. SAMUEL : 2.Sa.15: 30 Davut ağlaya ağlaya Zeytin Dağı'na çıkıyordu. Başı örtülüydü, yalınayak yürüyordu. Yanındaki herkesin başı örtülüydü ve ağlayarak dağa çıkıyorlardı.
EYÜP : Eyüp.24: 15 Zina edenin gözü alaca karanlıktadır,'Beni kimse görmez diye düşünür,Yüzünü örtüyle gizler.
YEREMYA : Yer.14: 3 Soylular uşaklarını suya gönderiyorlar. Sarnıçlara gidiyor, ama su bulamıyor, Kapları boş dönüyorlar. Aşağılanmış, utanç içinde, Başlarını örtüyorlar.
EZGİLER EZGİSİ : Ezg.1: 7 Ey sevgilim, söyle bana, sürünü nerede otlatıyorsun, Öğleyin nerede yatırıyorsun? Neden arkadaşlarının sürüleri yanında yüzünü örten bir kadın durumuna düşeyim.
MISIRDAN ÇIKIŞ : Çık.28: 2 Ağabeyin Harun'a görkem ve saygınlık kazandırmak için kutsal giysiler yap.
MISIRDAN ÇIKIŞ : Çık.28: 3 Bilgelik verdiğim becerikli adamlara söyle, Harun'a giysi yapsınlar. Öyle ki, bana kâhinlik etmek için kutsal kılınmış olsun.
MISIRDAN ÇIKIŞ : Çık.28: 4 Yapacakları giysiler şunlardır: Göğüslük, efod, kaftan,nakışlı mintan, sarık, kuşak. Bana kâhinlik etmeleri için ağabeyin Harun'a ve oğullarına bu kutsal giysileri yapacaklar.
YEŞAYA : Yşa.3: 18-23 O gün Rab güzel halhalları, alın çatkılarını, hilalleri,küpeleri, bilezikleri, peçeleri, başlıkları, ayak zincirlerini,kuşakları, koku şişelerini, muskaları, yüzükleri, burun halkalarını, bayramlık giysileri, pelerinleri, şalları, keseleri,el aynalarını, keten giysileri, baş sargılarını, tülbentleri ortadan kaldıracak.
Burada giysi ve kutsallık bağlantısını, giysi ile sıradan halktan ayrılma eylemini gösterebilmek için özellikle alıntıladım. Yani ruhbanların halktan giysi yoluyla ayırt edilmesi. Çünkü geleneksel örtünme biçimleri halen hazırda var iken, türban denen farklı ve özel bir baş bağlama biçiminin bir tür kutsallık arayışı, gelenekten farklılaşmış olmanın dışavurumu çabası olduğunu düşünüyorum. Geleneksel ve herkesin giydiği giysiler ve baş bağlama biçimleri dinsel kutsallığı ve özerkliği sıradan halkın içerisinde ifade edebilecek nitelikte görülmemişti. Türban bir moda akımı olarak değil de radikal dinci unsurlar tarafından ilk çıkarıldığı ve namus, iffet ve imanı dışa vuran bu kavramları sembolize etme iddiasıyla öne sürüldüğü başlangıç dönemini anımsatmak isterim.
Gelin örtünme kavramının fahişelikle özdeşleştiği Yahuda ile Tamar’ın öyküsünü ayrıntısıyla okuyalım.
Yahuda'yla Tamar BÖLÜM 38 Yaratilis.38: 1/30
O sıralarda Yahuda kardeşlerinden ayrılarak Adullamlı Hira adında bir adamın yanına gitti. Orada Kenanlı bir kızla karşılaştı. Kızın babasının adı Şua'ydı. Yahuda kızla evlendi.Kadın hamile kaldı ve bir erkek çocuk doğurdu.
Yahuda ona Er adını verdi. Kadın yine hamile kaldı, bir erkek çocuk daha doğurdu, adını Onan koydu. Yine bir erkek çocuk doğurdu, adını Şela koydu. Şela doğduğu zaman Yahuda Keziv'deydi. Yahuda ilk oğlu Er için bir kadın aldı. Kadının adı Tamar'dı. Yahuda'nın ilk oğlu Er, RAB'bin gözünde kötüydü. Bu yüzden RAB onu öldürdü. Yahuda Onan'a, ‘Kardeşinin karısıyla evlen’ dedi,‘Kayınbiraderlik görevini yap. Kardeşinin soyunu sürdür.’ Ama Onan doğacak çocukların kendisine ait olmayacağını biliyordu. Bu yüzden ne zaman kardeşinin karısıyla yatsa, kardeşine soy yetiştirmemek için menisini yere boşaltıyordu. Bu yaptığı RAB'bin gözünde kötüydü. Bu yüzden RAB onu da öldürdü. Bunun üzerine Yahuda, gelini Tamar'a, ‘Babanın evine dön’ dedi, ‘Oğlum Şela büyüyünceye kadar orada dul olarak yaşa.’ Yahuda, ‘Şela da kardeşleri gibi ölebilir’ diye düşünüyordu. Böylece Tamar babasının evine döndü. Uzun süre sonra Şua'nın kızı olan Yahuda'nın karısı öldü.Yahuda yası bittikten sonra arkadaşı Adullamlı Hira'yla birlikte Timna'ya, sürüsünü kırkanların yanına gitti. Tamar'a, ‘Kayınbaban sürüsünü kırkmak için Timna'ya gidiyor’ diye haber verdiler.
Tamar üzerindeki dul giysilerini çıkardı. Peçesini örttü, sarınıp Timna yolu üzerindeki Enayim Kapısı'nda oturdu. Çünkü Şela büyüdüğü halde onunla evlenmesine izin verilmediğini görmüştü. Yahuda onu görünce fahişe sandı. Çünkü yüzü örtülüydü. Yolun kenarına, ona doğru seğirterek, kendi gelini olduğunu bilmeden, ‘Hadi gel, seninle yatmak istiyorum’ dedi. Tamar, ‘Seninle yatarsam, bana ne vereceksin?’ diye sordu. Yahuda, ‘Sürümden sana bir oğlak göndereyim’ dedi. Tamar, ‘Oğlağı gönderinceye kadar rehin olarak bana bir şey verebilir misin?’ dedi. Yahuda, ‘Ne vereyim?’ diye sordu. Tamar, ‘Mührünü, kaytanını ve elindeki değneği’ diye yanıtladı. Yahuda bunları verip onunla yattı. Tamar hamile kaldı.
Gidip peçesini çıkardı, yine dul giysilerini giydi.
Bu arada Yahuda rehin bıraktığı eşyaları geri almak için Adullamlı arkadaşıyla kadına bir oğlak gönderdi. Ne var ki arkadaşı kadını bulamadı. O çevrede yaşayanlara, ‘Enayim'de, yol kenarında bir fahişe vardı, nerede o?’ diye sordu. ‘Burada öyle bir kadın yok’ diye karşılık verdiler. Bunun üzerine Yahuda'nın yanına dönerek, ‘Kadını bulamadım’ dedi, ‘O çevrede yaşayanlar da 'Burada fahişe yok' dediler.’ Yahuda, ‘Varsın eşyalar onun olsun’ dedi, ‘Kimseyi kendimize güldürmeyelim. Ben oğlağı gönderdim, ama sen kadını bulamadın.’
Yaklaşık üç ay sonra Yahuda'ya, ‘Gelinin Tamar zina etmiş, şu anda hamile’ diye haber verdiler. Yahuda, ‘Onu dışarıya çıkarıp yakın’ dedi. Tamar dışarı çıkarılınca, kayınbabasına, ‘Ben bu eşyaların sahibinden hamile kaldım’ diye haber gönderdi, ‘Lütfen şunlara bak. Bu mühür, kaytan, değnek kime ait?’ Yahuda eşyaları tanıdı. ‘O benden daha doğru bir kişi’ dedi, ‘Çünkü onu oğlum Şela'ya almadım.’ Bir daha onunla yatmadı. Doğum vakti gelince Tamar'ın rahminde ikiz olduğu anlaşıldı.
Görüldüğü üzere olay aynen ÇIĞ’ın belirttiği gibi tarihsel bir devamlılık arz ediyor. Mitolojik bilgi de gitgide dinsel bir bilgiye dönüşüyor. Yaptırımı da kaçınılmaz biçimde ayetlerle arkasından gelecek.
Yahudi dini İslamiyet’i Hıristiyanlıktan kat kat fazla etkilemiştir. Hatta Sabilik bile Müslümanlık üzerinde Hıristiyanlıktan daha fazla etkiye sahiptir.
Yeni Ahit (İncil)
Pavlus'tan KORİNTLİLER'E BİRİNCİ MEKTUP: 1.Ko.11: 6 Kadın başını açarsa, saçını kestirsin. Ama kadının saçını kestirmesi ya da tıraş etmesi ayıpsa, başını örtsün.
Pavlus'tan KORİNTLİLER'E BİRİNCİ MEKTUP: 1.Ko.11: 14-15 Doğanın kendisi bile size erkeğin uzun saçlı olmasının kendisini küçük düşürdüğünü, kadının uzun saçlı olmasının ise kendisini yücelttiğini öğretmiyor mu? Çünkü saç kadına örtü olarak verilmiştir.
Pavlus'tan TİMOTEOS'A BİRİNCİ MEKTUP: 1.Ti.2: 9-10 Kadınların da saç örgüleriyle, altınlarla, incilerle ya da pahalı giysilerle değil, sade giyimle, edepli ve ölçülü tutumla, Tanrı yolunda yürüdüklerini ileri süren kadınlara yaraşır biçimde, iyi işlerle süslenmelerini isterim.
MATTA: Mat.5: 28 Ama ben size diyorum ki, bir kadına şehvetle bakan her adam, yüreğinde o kadınla zina etmiş olur.
VAHİY: Va.16: 15 "İşte hırsız gibi geliyorum! Çıplak dolaşmamak ve utanç içinde kalmamak için uyanık durup giysilerini üstünde bulundurana ne mutlu!"
VAHİY: Va.3: 18 Zengin olmak için benden ateşte arıtılmış altın, giyinip çıplaklığının ayıbını örtmek için beyaz giysiler, görmek için gözlerine sürmek üzere merhem satın almanı salık veriyorum.
Türban’ın Kuran’da yer almadığını rahibe kıyafet ve St. Pauli tarafından İncil’e sokulmuştur diyor ilahiyatçı Y. Nuri Öztürk. Yıllardır çok iyi bilinen bu gerçeği dile getirince büyük bir tepki aldı. Forumlarda küfrün bini bir paraydı Hoca’ya karşı. Kendilerine gelince hoşgörüden ve özgürlükten söz edenler bilgisizlikleri bir yana Yaşar Nuri Öztürk gibi bir din adamına hakaret edebilecek kadar densizleşiyorlardı.
Varoşlar, Kasabalar ve Küçük Burjuvanın Yükselişi…
Türbanın kitlesel tabanının ekonomik ve siyasal olanaklar elde etmesiyle varoşlardan çıkarak kendi burjuvazisini ve ardından sosyetesini oluşturduğunu ilerleyen süreçte gözlemliyoruz. Oluşan bu rant çevresinde, özelliklede yabancı hayranlığının bu küçük burjuva kitlede fazlasıyla olması, yabancı markaların da tesettür sektörüne, özellikle türban tasarımlarıyla girmesi ve türbana hem marka hem de görsel bağlamda çağdaşlık kazandırmaya çalışılması türbanın dinsel bağlamdan sıyrılarak tamamen sosyolojik bir olguya dönüşmesinin göstergeleridir. Zaten geldiği toplumsal katmanlar itibariyle tüketim açlığı içinde olan bu yeni küçük burjuva kitle hemen yüz binlerce dolarlık ciplerle caddelerde arz-ı endam etmeye ve tüm lüks tüketim yerlerine oralarda gözükmek için özellikle gitmeye başlamışlardır. Bunun bir tüketim açlığına karşılık gelmesi kadar, bir özendirme, imrendirme çabası ise asıl altta yatan hakim temadır. Türbancı kitle, bir çekim alanı oluşturabilmek için tüketim gösterişini bilinçli bir enstrüman olarak kullanmaktadır. Bu maddi çekim ortamı türbana doğru ekonomik gerekçeli bir yönelim oluşturur. Öte yandan, bir ortamda duyduğum Devlet Su İşleri'nde müdür makamına yeni atanan cemaatçinin dayanamayıp söylediği " bu güne kadar hep onlar yedi, biraz da biz yiyelim" sözlerinde işin ekonomik özeti yatıyor.
Türban ve eğitim ters orantılıdır. Eğitim düzeyi düştükçe türban seçiminde mahalle baskısı ve ekonomik gerekçeler başat hale gelirken eğitim düzeyi yükseldikçe, özellikle de üniversitelerde bu baskı ile yapılan bir seçimi pek görememekteyiz. Türbanlı üniversiteli dinsel ve siyasallaşmış bir türban seçimi içindedir. Bu yüzden de daha militan ve daha bir eylemseldir. Bu da iki tip türban olgusu ortaya çıkarmaktadır.
Türban, kullanılma oranlarıyla üniversiteliler arasında belli bir doyuma çoktan ulaşmıştır ve özellikle büyük şehir varoşlarının ve kasabaların eğitimsiz kızları arasında ekonomik dengelerin yer değiştirmesi paralelinde yaygınlaşmaktadır. Bunu türban, sermayenin ayak izlerine basarak ilerliyor diye özetleyebiliriz.
Varoşlar ve kasabalardaki ekonomik sorunlar ve kültür bağlamında yarı feodal ataerkil bir yapı, cemaatlerin, özellikle iktidardaki AKP'nin hücre çalışması yaptığı ortamlardır aynı zamanda. Daha sonra değineceğimiz gibi türban aynı zamanda siyasal bir getirim alanı haline getirilmiştir.
Daha önce demiştik ki, türban çevresinde oluşan maddi çekim ortamı türbana özellikle ekonomik gerekçeli bir yönelim oluşturmaktadır ki bunun en çok gözlendiği yerler büyük kentlerin varoşları ve kasabalardır. Öncelikle ortaya çıkış biçimiyle türban namus ve iffet kavramlarıyla özdeşleştirilmişti. Türban takan bir genç kız daha iffetli ve daha namuslu olma iddiasını taşıyordu. En azından öyle sunuluyordu ve bu söylem az çok toplum nezdinde karşılığını da bulmuştu. Özellikle yarı feodal diyebileceğimiz ataerkil-erkek egemen muhafazakar toplum katmanları içinde.
Cemaatlerin iktidar olanakları ve özellikle de "iç alışveriş" ile varsıllaşmaları paralelinde genç kızların özellikle esnaf karakteristikli cemaat erkeklerince seçilme isteği türbana doğru bir yöneliş oluşturdu. Burada TÜSİAD'a karşı bir alternatif olarak çıkan, başlangıçta çok küçük bir grup olarak gözüken Müstakil (Müslüman!) İş Adamları Derneği MÜSİAD'ın ticaret hacminin günümüzde TÜSİAD üyelerinin ticaret hacmini aştığını anımsatmak istiyorum. Bunun yanı sıra türbanlı kadınların cemaatlerin yaşam formatı içerisinde iş yaşamının tüm sıkıntılarından bu alanı erkeğe terk edip sıyrılarak birer ev kadını olmaları, onlar için aynı zamanda daha az sorumluluk ve konfor anlamına gelmekteydi. Bu da kadın için bir başka boyutta yine türban etrafında çekim alanı oluşturur. Türban aynı zamanda cemaatler içindeki kadının toplumsal yaşama katılabilmesinin ön koşuludur. Kadın bu toplum katmanlarında hala erkeğe eşit bir birey olma aşamasına geçememiş olup, bu durumu erkek kadından üstündür diyen dinsel temelde içselleştirmişlerdir de. Türbanlıların neredeyse tamamı erkeğin kadına üstünlüğünü kabul etmektedir. İçlerinde kadının toplumsal yaşam içindeki görevinin "eş ve ana" olmakla sınırlı kalmasını düşünenler çoğunluktadır. Aslında net biçimde görülebileceği gibi sorun türban değildir, sorun, türbanın altındaki kafadadır, zihniyettedir, türbanın gizlediği şeydedir. Türban bir iffet ve namus sembolü olduktan sonra erkekler de eşlerine türbanı dayatmaya başladılar. Evlenince kapanan kadınlar bu toplumun oldukça eski örflerde her zaman var olagelmiş bir gerçekliğidir. Türban ya da tesettür, kadına bir çok vakada bir evlilik ön şartı olarak dayatılmıştır. Türban, kendini din üzerinden tanımlayan erkeklerin arasında sanki bir namusluluk sertifikası gibidir. Başa takılan bir namuslu eş sertifikası ve sertifikalı eşiyle kasıla kasıla gezen erkekler. Biraz eşelediğinizde diğer tesettür altında olmayan kadınlara olan hastalıklı bakışları görebilmeniz mümkün.
Varoş kültürünün patlaması paralelinde yükselen bir başka olguya dikkat çekmek istiyorum. O da türbanlılar arasında yaygınlaşmakta dini nikah altında ikinci hatta üçüncü eş olma olgusu. Sosyo-ekonomik sorunlar, töre ve cehalet sakat bir dini yorumla harmanlanınca bu olgu ortaya çıkmakta ayrı bir ev tutulmuş imam nikahı altındaki ikinci eşlerin sayısında bir artış gözlenmektedir. İslamiyet'in dört kadına kadar izin vermesi keyfi bir yorumla saptırılarak bu ikinci eş konusu toplum nezdinde metres/kapatma formatından çıkarılarak meşruiyet kazandırılmaktadır. Burada dinin tartışmaya açık olsa da dört kadına kadar olabilirlik vermesi keyfi yorumlarla hem erkek hem de ikinci eş için bir tür dinsel "izin" olarak bir "vicdan rahatlatma mekanizması" olarak kullanılmaktadır. Çağdaş kadın tarafından tartışılmaz biçimde kabullenilemez bir durum olarak algılanan bu ikinci eş olma olgusu, din eksenli toplumsal dokular içinde meşruluk bulabilmektedir. Burada ikinci kadınların hepsinin gençlerden oluşmasının olayın cinsel temelli olduğunu da apaçık gösterir. Din her zamanki gibi sapkın biçimde kullanılmaktadır. Düşünün, genç bir varoş kızı, sayısız özlemleri, tüketme istekleri var ama ekonomik olarak bunları karşılama olanağı da asla yok. Öte yandan hala feodal baskılar altında ve bundan kurtulmak istiyor. Palazlanmış bir cemaat erkeği belli bir varsıllığa ulaştıktan sonra cinsel arayışa giriyor. Bunu gelişigüzel biçimde yapması dikkat çekip cemaat içinde tepkiyle karşılanacağı için bir ara formül olarak ikinci bir "genç kıza" dini nikahla ev tutma yoluna başvuruyor. İkinci eşin birinci eşle birlikte yaşaması kırsal kesimde kabullenilir bir şey olarak algılanırken şehirde hem birinci hem de ikinci eş tarafından kabullenilmez. Zaten erkek için genelde cinsel amaçlı olan bu birliktelikte cinselliğin hatta daha açık söylemek gerekirse cinsel fantezilerin birinci eşin yaşadığı ortamda gerçekleştirilmesi mümkün değildir. Burada iç çamaşırı dükkanlarında en iç gıcıklayıcı giysileri tesettürlü kadınların aldığına dair bilgileri anımsatmakta yarar görüyorum. Öte yandan genç kadın dini eksende kazandığı meşruiyetle birlikte, ikinci eş olmanın bazı avantajlarını da yaşamaktadır. En başta ekonomik olarak rahatlamakta ve tüketim toplumunun tüm nimetlerinden faydalanır konuma geçmektedir. Ardından erkek sürekli başında olamadığı için, erkek baskısından uzak belli bir hareket özgürlüğü de kazanmaktadır. Elbette aynı zamanda erkeğin yemeğinden, çamaşırından, bulaşığından, stresine kadar her türlü sorununu tek eşli duruma göre daha bir az yaşamaktadır. İki kişinin buna zihinsel olarak hazırlanması ve toplum nezdinde meşruiyet sorunu da din üzerinden aşılmaya çalışılmaktadır.
Bu vakalar arttıkça yakın gelecekte tıpkı türban konusundaki duygu sömürülerinde olduğu gibi ikinci eşin mazlumluğu üzerinden gidilerek, ikinci eşe birinci eşin yasal haklarından bazıları, örneğin sağlık ve sosyal güvence sağlanması talepleri gelebilir. Kadına olmazsa, ikinci eşin çocuklarına böyle bir olanak mutlaka sağlanmaya çalışılacaktır. Bu da Medeni Kanunun şer'i hükümlerle kırdırılmasına giden sonuçlardan biri olacaktır.
Özellikle, kültürel düzey düşüklüğü, meslek ve eğitim yoksunluğu içinde "birey" olabilmeyi gerçekleştirememiş genç kız türbanın olası getirilerine yönelmektedir. Dinselleşerek değişen toplumsal doku içerisinde iki vasıfsız genç kızdan türbanlı olanın eş bulma şansı diğerine göre daha bir yükselmiştir.
Öte yandan geleneksel tepkisellik içerisinde kötü bir aile babasının özellikleri olan kumar, içki, gece hayatı gibi alışkanlıkları olmayan, evine bağlı cemaat ehli erkek, zaten ataerkil baskıdan gelen genç kız için psikolojik bir devamlılık arz eder. Erkeğin mutlak egemenliği aynı zamanda dinsel inançla da örtüşmektedir. Hatta yaygın inanç gereğince kadının erkeğini memnun etmesi ve ona itaat etmesi ibadet sayılmaktadır. Evinin kadını olup çocuk yetiştirmek dinsel algılama içinde kabul edilen ve teşvik edilen bir kadın ibadetidir.
Öte yandan türban kimi toplumsal dokular içinde aynı zamanda bir özgürleşme aracıdır. Bu kitlelerde daha önce sokağa çıkamama baskısı altında olan genç kız ya da kadın türban takarak sokağa çıkma iznini koparabilir hale gelmiştir. Bunu da yadsımamak gerekir. Özellikle doğudan büyük şehirlere gelerek varoşlarda yeni yaşamlarına başlayan tutucu feodal ailelerde kadın türban ile sokağa çıkma özgürlüğü kazanabilmektedir. Bu karşılaşmanın dinsel içeriği yok denecek kadar azdır ve bu kitle türbanlıların içerisinde azımsanamayacak bir orana sahiptir. Gerçi tutucu toplum katmanlarında sokağa çıkarken başörtüsü takmak dini motiflerden ziyade törel bir gerçekliğe dönüşmüştür.
Türbanlı kitlenin artışında nüfus artışındaki orantısızlıklara da dikkat çekmek gerekiyor. Feodaliteden sıyrılamamış toplum katmanlarının nüfus artış hızı çağdaş, eğitimli ve varsıl kitlelerin artış hızından birkaç kat fazladır. Varoşların nüfus artışının kaynağı da işte bu yarı feodal, yoksul ve bağnaz toplumsal katmanlarından alınan göçlerdir. Bu bağlamda nüfus planlamasının türban bağlamında açıklamaya çalıştığımız tüm konularla olan ilgisine dikkat çekmek istiyorum. Niteliksiz nüfus artışı ülke geleceği için yine en büyük tehdit olarak burada da yani türban konusunda da karşımıza çıkmaktadır.
TESETTÜR MODASI
Her toplumsal olgu gibi süreç içerisinde türbanında kendi merkez ve merkezkaç kuvvetleri oluşuyor. Bu merkezkaç kuvvetlerinin belli bir doğrultuda yönelimi de merkez kaymasına neden oluyor.
Giyiminin üst bölümüne türban alt kısmını kot pantolon hatta göbeği açık bırakan ve düşük belli modelleri seçenleri, salt "
<******>
******>
üstü forma, altını sorma " deyimiyle açıklamak mümkün değildir. Türban-kot bileşimi aslında bilinçsiz bir protesto yöntemidir. Bu bileşimde "tamam, madem böyle gerekiyor, başımı örterim ama yinede kadınlığımın bir ifadesi olan cinsel cazibemi bir şekilde sergilemekten geri kalmam" diyor kadın. İşte tam bu eksende tesettür modası ortaya çıkmaktadır. Bu moda, türban altına alınmış kadının bu koşullar altında dahi "güzelliğini" sergileyebilme arayışlarının yansıması olarak ortaya çıkmaktadır. Türbandaki "üstü kaval, altı şişhane" olayındaki uluslararası rezilliğe Türban: Bir Geçiş Formu bölümünde Türk Lokumu heykeli tartışmaları üzerinden tekrar değineceğim.
Türklere isterlerse türban tasarlayabilirim diyen Pierre Cardin türban tartışmalarını çok 'saçma' bularak kadınların Hz. Havva'dan bu yana kapanma eğiliminde olduğunu belirtiyor. "Kapanmak kadına yakışıyor, türban güzelliğini ortaya çıkarıyor." Diyen yine Pierre Cardin'dir. Bütün gün çırılçıplak kadın mankenlerin arasında, cinsel tercihini bilemesem de çıplaklığa doymuş olduğundan emin olduğum birinin estetik anlayışının kapanmaya doğru yönelmesi pek de şaşırtıcı gelmiyor. Hele bir de bu kişinin yaşı 85'e dayanmışsa. Tabii türbanın ortaya çıkış nedeninin "güzelleşmek" olmadığını pek de dikkate almamakta. Muhtemelen haberi bile yok. Tesettürün daralan moda sektörü için yeni bir açılım, yeni bir faaliyet alanı demek olduğunu vurgulayarak bu da moda tasarımcılarının olaya bakışıdır diyelim geçelim. Onlar da sistemin çarklarına uygun olarak bu eğilimden bir rant peşindeler.
Hakiki Şeriat Mayosu denilen, kumaşlarına teknolojiyle güneş ışınları geçirgenliği kazandırılmış HAŞEMA için katalog çekimleri yapan fotoğrafçının sözleri aslında olayı tüm çarpıcılığıyla vurguluyor; "Bir yandan en güzel açıyı yakalarken, bir yandan da mankenin saçının topuklarının görünmemesine dikkat ediyoruz, bu zor oluyor. Tabii kadının olduğu her yerde erotizm vardır. İki çift göz bile yeter..." Tıpkı Suriyeli kadın bakanın eleştirisi gibi, "Eğer kapatılması gereken bir yer varsa kadının gözleridir" diyor bakan. Cinselliğin gözlerden başladığını vurgulayarak.
<******>
******>
1998 yılında tek haremlik-selamlık otel olan Caprice ote
Yorum (yok) Yorum yaz!
YENİ ALEVİ AÇILIMI
Din, din, din…
Her yerde din. Her şey de din. Eğitimde din, sağlıkta din, ticarette din, magazinde din, bilimde din, öyle ki sporda bile din.
Cumhuriyet tarihi boyunca dinin toplumsal yaşama belki de en çok hakim olduğu bir döneme girmekteyiz. Tüm göstergeler bu yönde. Yakında Başbakan girdiği kapılardan sağ ayağıyla mı yoksa sol ayağıyla mı içeri adım atıyor diye magazin yapılmaya başlanırsa hiç şaşırmayacağım.
AKP’nin yeni alevi açılımı gerekçeleri ne olursa olsun son tahlilde Alevi Kültürünü din ekseninde yeniden tanımlama çabasıdır. Dinden kasıt ta elbette İslamiyet, zaten kendilerini İslam dışı gören Alevilerin kimlik tanımlamalarının reddedilme önkoşulunu da bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Türk toplumsal yaşamının tüm dinamikleri bu parti ve yandaşları tarafından bitmek tükenmek bilmeyen bir hırs ve sinsilikle sürekli dinsel temelde yeniden yapılandırılmaya çalışılmaktadır. Bu yeni açılım önemli bir nüfus kitlesine sahip Alevilerin de ister istemez kültür zemininden daha sığ bir alan olan din alanına itilmesiyle sonuçlanacaktır. Bu ise toplumsal kırılma noktalarından biri olan uyuyan bin yıllık Alevi fay hattının yeniden tetiklenmesi demektir. Bu fay hattının hareketlenmesi ulus düzleminde bir risk teşkil ettiği kadar, Alevilerin kendi içinde de uyumakta olan çatışma alanlarının üzerindeki küllerin üflenmesi demektir. Küllerin altındaki canlı kor olan Alevi-Sünni düşmanlığı çağlar boyunca yaşana geldiği gibi bu ulusu yakabilecek dini çatışma risklerini günümüzde de hala içinde taşımaktadır. Maraş Katliamı pek de uzak olmayan bir geçmiştedir. Dinsel bağnazlık ve yobazlık belki de eski zamanlardan daha canlıdır ve tehlikeli biçimde kitleselleşmektedir. Kendinden olmayan inanç biçimlerine ve kültürlere saldırı örneklerini sıralamaya gerek yok sanırım. Rahip Santoro Cinayetinden, Malatya’da bir kitapevindeki katliama, hatta Hrant Dink Cinayetine kadar yaşananlar uzak geçmişin değil bugünümüzün konularıdır. Dün de Süryani bir rahip kaçırıldı. Aslen ulusal bir zenginlik olması gereken kültürel çeşitlilik, bir hoşgörüsüzlük ve tahammülsüzlük ortamında yeni çatışma alanlarına dönüştürülmek istenmektedir. Bunu ortaya çıkaran etmenlerin arasında hoşgörü şampiyonlarının olması ise başlı başına bir ilginçliktir. Toplumsal yaşamı ve kültürleri tümüyle dinsel referans çerçeveleri içinden yorumlayan bu hoşgörü şampiyonları, özellikle de başı çeken dinler arası diyalogcular arkasına aldıkları uluslararası güçlerin de desteğiyle Türk Toplumu içindeki alt kültürlerin dinsel kimliklerini öne çıkarma gayreti içindedirler. Ancak bu dinsel yükseliş Ulusun bütünlüğüne tehdit oluşturabilecek yeni toplumsal çatışma alanlarına da gebedir.
Tarih boyunca toplumların parçalanmasını incelediğimizde, özellikle de Osmanlı tarihini incelediğimizde özellikle devlet otoritesinin zayıf düştüğü dönemlerde dinsel çeşitlilik bir merkezkaç kuvveti olarak ortaya çıkmıştır. Dış güçler ülkeyi parçalama projelerini çoğunlukla ülke bütünlüğüne tam olarak entegre olamamış dini cemaatler, azınlıklar ve etnik unsurlar üzerinden yürütürler. Kültürel çeşitlilik bu güçler tarafından bu dönemlerde çok rahat bir Truva Atına dönüştürülebilir. Dinsel açılımlar ise çoğunlukla gümüş tepside sunulan zehirli dolmalardır. Bunun böyle olmasının temel nedeni ise dinsel inançların yapıları gereği bölünerek çoğalan karakteristikte olmalarıdır. İnanç doğası gereği bir algılama ve yorumlama alanı olduğu için en küçük birime yani bireye kadar bölünerek çoğalır. Bu çoğunlukla çatışma alanı ile sonuçlanan bölünmeyi İslamiyet düzleminde, mezheplerden, tarikatlara, cemaatlerden bireylere kadar gözlemlemek mümkündür. Üzerinde uzlaşma sağlanmış bir İslam hukuku olmadığı içinde bu bölünen birimlerin toplumsal düzen talebi ve seçim keyfiyetleri anarşiye dönüşme potansiyelini her zaman içinde taşır. Devletimizin kuruluş sürecinde son derece akıllıca bir karar olarak Türk Milletini oluşturan öğeler içinde bu nedenle din birliği sayılmamıştır. Keza İslamiyet içinde de bu tür bir birliktelik tarih boyunca hiçbir zaman söz konusu olamamıştır. Sonu gelmeyen mezhep çatışmalarından Alevilik de fazlasıyla nasibini almıştır. Bu ülkenin yüzde 99’u Müslüman, İslamiyet bu ülkenin harcıdır, çimentosudur diyenlere “atma Recep! din kardeşiyiz” demek en güzeli.
Diyanet içinde Alevi toplumunun yer alması son derece demokratik, inanç özgürlüğü ve eşitliği kavramları bazında gerçekleşen bir açılım olarak gözükse de Alevi toplumunun dini bir cemaat olarak tanımlanma çabası, din gibi dar bir alana doğru itilen bu özel kültürün debisini kontrolsüz biçimde artırabilecektir. Hele Alevi kültürünün İslamiyet üst kimliği altında zorlamalı biçimde tanımlanma çabası, yalnızca bir mezhep hatta tarikat olarak değerlendirilmesi, bu kültürün Sünni yapı içinde asimilasyonuna doğru giden bir yolun başlangıcı gibi gözükmektedir. Cehenneme giden yol iyi niyet taşları ile örülüdür; Aleviler bu güne kadarki dışlanmışlıklarını aşabilecek bir girişim olarak algılayabilirler bu açılımı, nitekim yüzeysel bir bakışla öyle de gözükmektedir. Ancak konjektürel durumu incelediğimizde bu iyi niyetli girişimin zamanlamasının hiç de uygun olmadığını görebiliriz. Salt Alevilere ilişkin bir konjektürellikten söz etmiyorum burada. Din, özellikle tarikatlar eliyle toplumsal yaşam içinde gereğinden çok daha fazla bir belirleyiciliğe soyunmuşken, Aleviliğin de bu kervana katılması ve Alevilerin, kendi kültürlerinin dini kimlik içerisinde tanımlanılma çalışılmalarına katkıda bulunmaları din dediğimiz fay hattındaki stresi artırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.
Elbette Aleviler, muazzam bir bütçeye sahip Diyanet İşlerinin finansal olanaklarından Sünniler kadar nemalanmak istemektedirler. Bu elbette Sünnilerin olduğu kadar onlarında hakkıdır. Bu hakediş, Cem Evlerinin camiler gibi finanse edilmesi, Dedeler ve diğer Alevi din adamlarının imamlar gibi resmi kadrolara alınması, devlet memuru ve diğer stratejik olanaklara kavuşması dolayısıyla da alevi ulemasının palazlanması demektir. Hele bunlar genelde gariban kimlikte iken maddi olanaklara kavuşmaları ile süreç içerisinde Alevi ruhban sınıfını ortaya çıkmasına yolaçabileceği gibi, ekonomik varsıllık, Aleviliğin özünü de yozlaştırma tehditlerini içermektedir.
Evet, elbette insan odaklı bir inanç sistemi olması nedeniyle Alevilik diğer birçok inanç sistemine karşı bir “üstünlük” taşır. İnsanı hiçleştiren, kul kavramının yanlış bir yolda yüceltilmesiyle insanı özne olmaktan çıkarıp dinsel ritüellerin nesnesi haline getiren inanç biçimlerine karşı tasavvufi inançların özelde de bu tür bir inanç biçimlerinden biri olan Aleviliğin yükseltilmesine olanaklar sağlamak siyasi bir proje olarak doğru olabilir. İnsan odaklı inançlar köktendinci akımların panzehiri gibidir. Bu panzehir de mistiklik zehrini kendi içinde taşısa da yine de inanç bağlamında ehven-i şerdir.
Alevilik de kendi içinde toplumsal doku bakımından türdeş değildir. Kendi içlerinde baskın karakteristiği değişen dinsel ve kültürel temelde cemaatlere bölünmüşlerdir. Bu yeni açılım daha şimdiden bu gruplar arasında ve özellikle de içerdiği kuşkular nedeniyle büyük bir tartışma başlatmıştır. Sanki hiç derdimiz yokmuş gibi birde bu çıktı diyesim var ama konu böyle hafife alınacak bir konu değil. Binlerce yıllık bir yara yeniden kaşınılıyor. Hem de bu yaranın açılabilmesi için gerekli arınıklıkta bir ortamın olmadığı apaçıkken. Cerrahların ehliyetli olup olmadıkları ise herkesin malumu…
Konu aynı zamanda iktidar tarafından bir “yapay gündem belirleme” yöntemi olarak kullanabilme potansiyelini içermektedir. Kamuoyu dikkati bu gibi enstrumanlarla asal konulardan ikincil derecede gündemlere saptırılabilmektedir. Halen hazırda yaşanan ağır bir ekonomik kriz, bu gibi ikincil önemde konularla sürekli perdelenmektedir.
Alevilik kendini hakim biçimde “Türk” olarak tanımlar, hatta Alevilerin çoğunluğu inançlarını Türk Tipi İslamiyet olarak tanımlamakta ve bununla gurur duymaktadırlar. Oysa Sünnilik milliyet kavramını reddeder. Kuşkucu bir bakış, bu Alevi Açılımı denilen girişimin altında Anadolu’dan Türklüğün atılmasına dair projeleri bile arayabilir. Hele bu çabaların ardında ümmetçiler ve AB dayatmaları varsa.
Tarihin garipliklerinden biri daha tecelli edecek gibi görünüyor: bir topluluk kendilerine verilmesi düşünülen en demokratik hakları olan dini ve kültürel haklarını reddederek ait olduğu ulusun bütünlüğünü kurtarmak durumunda. Ne gariptir ki tarih boyunca olduğu gibi ödün vermek zorunda kalan yine Aleviler.
Tuncay Temiz
29 Kasım 2007
Yorum (yok) Yorum yaz!
« Önceki ::